Yeni Yazı Dizisi: 15 Şubat 1999 Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişi ve sonrasında yaşananlar komplo mu tiyatro mu?  

1 Bölüm - Abdullah Öcalan

Abdullah Öcalan’ın 19 yıl boyunca PKK’yi yönettiği Suriye’den çıkması hem Abdullah Öcalan’ın hem örgütü PKK’nin kaderini değiştirdi. Özellikle Kuzey Kürdistan halkı bu tutuklanmadan büyük ölçüde etkilendi.  Peki, gerçekten neler olmuştu? Abdullah Öcalan gerçekten PKK’nin ve kendisinin söylediği gibi büyük bir direniş göstermiş miydi?

Abdullah Öcalan’ın tutuklanması gerçekten uluslararası bir komplo muydu yoksa Abdullah Öcalan’ın kendi hataları mıydı? Abdullah Öcalan nasıl tutuklandı, uçaktayken gerçekten “benim annemde Türk, devlete hizmet edeceğim dedi mi? Mahkemede neler söyledi?  Bu yazı dizimizde bu soruların cevaplarını arayacağız.

  1. Bölüm: Öcalan’ın Dünya siyasal sisteminden bihaber 130 günlük gezisi

Suriye devleti uzun zamandır Türkiye devleti tarafından Abdullah Öcalan meselesi için tehdit ediliyordu, Suriye devleti Ortadoğu devletlerinin olası bir Suriye- Türkiye çatışması istemediğini biliyordu. Ayrıca Öcalan’ın Türk devleti ile olan ilişkilerinden de özellikle 1993 sonrası kuşkulanmıştı, Öcalan’da 1980’ledeki kadar denetimlerinde değildi. Türkiye ile ateşkes arayışları vardı. Suriye bu durumu değerlendirerek artık böyle bir riski almaya gerek olmadığı kanaatine vardı. Türkiye ile çatışmadan büyük zarar görecekti. Öcalan da uzun yıllar Ortadoğu sahasında kalmıştı.

İran ve Suriye gibi dayandığı güçler kendisinden daha çok şey talep ediyordu. Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme süreci vardı. Ayrıca Türkiye ve Yunanistan arasında sürekli gergin ilişkiler yaşanıyordu. Öcalan bu durumdan istifa edebileceğini AB ve Yunanistan’ın kendisini Türkiye’ye karşı kullanmak isteyebileceğini düşündü.

Bunun üzerine Yunanistan’la anlaşma yaptı. Zaten PKK’nin Yunanistan’la ilişkisi uzun yıllardır devam ediyordu.  Birçok PKK katılımı Yunanistan üzeri oluyordu. Hatta Yunanistan  Lavrov mülteci kampında sivil eğitimler izin vermişti. 1997 yılında ise ilişkiler daha üst bir aşamaya çıkmış ve Yunanistan PKK’nin yeni katılanlara ve silahlı eğitim vermesi için Kinesa ve Dileysi kamplarını kurmuştu. Abdullah Öcalan Yunanistan’la da Suriye benzeri bir ilişki geliştire bileceğini düşünür. 6 Ekim 1998’de eski Yunanistan Ulaştırma bakanı ve PASOK Milletvekili Kostas Baduvas bizzat Şam’a gider Öcalan’la baş başa görüşme yapar.

Bu görüşmeden sonra Öcalan 9 Ekim 1998’de Suriye havayollarına ait bir uçak ile Şam’dan Atina’da bulunan Hellikon havaalanına gider. Öcalan bu yolculukta Abdullah Sarıkurt adına düzenlenmiş bir Türk pasaportu kullanmaktadır.

Uçak’ta Öcalan’a Rozerin kodlu Ayfer kaya adlı bir militan ile Suriye istihbaratından iki subayın eşlik etmektedir. Subaylardan birinin Hafız Esad’ın çok yakın adamıdır.

Fakat işler istenildiği gibi gitmez. Öcalan Uluslararası önemli güçlerin hem terör listesinde hem de uyuşturucu kaçakçıları listesinde adı geçen bir örgütün lideridir.  Avrupa ile ilişkili ülkelerin kendisini kabul etmesi zordur.  Hava alanında Yunanistan istihbaratı EYP’nin başkanı  Haralambos Stavrakakis ve  Stavris Kalenderisile görüşür.

İstihbarat başkanı Stavrakakis Abdullah Öcalan’a “seni dostumuz olarak görüyoruz fakat Yunanistan’a gelişinden Yunanistan Hükümetinin haberi yoktur. Türkiye ile sınır komşusuyuz, bu süreçte siz Türkiye’de çok kanlı eylemler yaptınız. Sizi almamız Türkiye ile savaşmamız anlamına geliyor” der. Türkiye ile bir savaşa girmeye göze alamayacaklarını ve İsveç’e gitmesinin en iyisi olacağını söyler.

 Öcalan bu öneriye şöyle cevap verir: İsveç’e güvenmiyorum daha öldürülen eski başbakan Olof Palme cinayetinden PKK’yi sorumlu görüyorlar. Benim için sorun olur. Madem böyle o zaman ben Yunanistan’a siyasi iltica talebende bulunuyorum.

Yunanistan istihbarat servisi başkanı cevaben derki:  iltica senin hakkın ama eğer iltica edeceksen tüm silahlı mücadeleyi ve savaşı sonlandırman gerekir.

Öcalan’ın devlet sistemlerini anlayamadığını bir bakan ve birkaç milletvekilinin devlet kararını değiştirebileceğini görüyoruz. Öcalan’ı yunanistana davet eden devlet değil bir gurup milletvekilidir. Bu da Öcalan’ın uluslar arası siyasal sistem karşısında ne kadar bihaber olduğunu gösteriyor.

Öcalan bunun üzerine Rusya’ya gitmek ister. Rusya parlamentosu Öcalan’a resmi davetiye gönderir. Abdullah Öcalan Yunanistan’ın hazırladığı özel uçakla Rusya doğru yola çıkar. Ve yanında uçakta bir Yunan yetkilinin de olmasını ister.

Abdullah Öcalan’ı Moskova hava alanında   Rus Parlamentosu Başkan Yardımcısı Vladimir Jernovski ile davetnameyi gönderen Alex Metrovanov adlı milletvekili karşılar. Parlamento Başkan Yardımcısı Jernovski, Abdullah Öcalan’ı kucaklayarak ’hoş geldiniz’ der ve elindeki çiçeği ve kırmızı atkıyı Öcalan verir. 9 Ekim’de Moskova’ya inen Öcalan, burada Rusya Parlamentosunun alt kanadı olan Duma’ya siyasi iltica talebinde bulunur. İltica talebi kabul edilir. Öcalan artık Rusya’da resmi bir ilticacıdır. Öcalan 33 gün Rusya’da kalır.

Türk basını Öcalan’ın Rusya’da olduğunu yazmaya başlayınca Öcalan Rusya’nın artık güvenli bir yer olmadığını söyleyerek çıkmak ister.  Zaten baştan beri Öcalan’ın amacı Batı Avrupa ülkelerine kendini atmaktır.

Öcalan, 33 gün sonra İtalya’nın başkenti Roma’ya gider. Gidişinden İtalya Başbakanı Masimo Dalemanın bilgisi vardır. 12 Kasım 1998’de Öcalan Leonardo Da Vinci havaalanına iner.

Öcalan bu süreci şöyle anlatır: “İtalya’ya vardığımda, dostluk beklerken tutuklandım. Mahkeme, daha sonra tutuklamayı kaldırdı ama çok sert bir abluka altında tutularak, kaçırılmam için her yol denendi… Bana yaklaşımları da sert ve saygısızcaydı. Adeta bir suçlu muamelesi yaparak, parmak izlerimi aldılar, fotoğraflarımı çektiler.”

Öcalan italya’ın kendisine tavrından rahatsızdır. Hâlbuki 16 Kasım 1998’de basın toplantısı düzenleyen İtalya Başbakanı Massimo D’alema Öcalan’ın Türkiye’ye iade edilmeyeceğini açıklamıştı. Daha sonrasında da İtalya hiçbir şekilde Öcalan’ı zorla çıkarma veya tutuklamaya çalışmamıştı. Türk devletinin İtalyan mallarını boykot etmesi, her yerde italya’ya karşı eylemler düzenlemesi bile italya’ya geri adım attırmamıştır. Fakat Abdullah Öcalan yinede de italya’da kalmaz.

66 Gün İtalya’da kalan Öcalan, 16 Ocak 1999’da Roma’dan ayrıldı.

Öcalan 2. kez Rusya yolunu tutar ve aynı gün, 16 Ocak 1999’da Moskova’ya gider. Burada kalış biçimi ve koşulları konusunda anlaşamaz. Rusya onu Suriye’ye geri dönmeye ikna etmek ister. Bunu kabul etmeyen Öcalan 29 Ocak’ta tekrar Yunanistan’a gider.  Yunanistan ülkede kalmasına izin vermez Belarus’un başkenti Minsk’e gider, yanında Yunan istihbaratından Kalanderis vardır. Minsk’ten Hollanda’ya gideceklerdir. Fakat onları götürecek uçak gelmez. Tekrar Yunanistan’a dönerler.

Yunanistan Ulusal istihbarat Servisi EYP kendisine zorda olduklarını ortam sakinleşip bir yer bulunana kadar Afrika’da kalmasının uygun olacağını söyler.  Öcalan tutuklanmasını her zaman için Yunanistan’a bağlamış olsa da Yunanistan kendisine uluslararası güçler içinde en çok yardım eden güç oldu. Sürekli olarak özel pasaport ve özel uçaklarla hareket etti. Bunların hemen hemen hepsini de Yunanistan karşıladı.  Mesela Kenya’ya yolculuğunda taşıdığı pasaport, PKK sempatizanı olduğu bilinen Kıbrıslı ünlü bir gazeteci olan Lazaros Mavros adınaydı. Yine yunan hükümeti tarafından kendisine verilmişti.

Yunanistan’ın Öcalan’ı Kenya’ya göndermesinde ki amaç Öcalan’ın Güney Afrika’dan iltica almasını sağlamaktı. Yunanistan güney Afrika ile bu yönlü görüşmeler yapıyordu. Yalnız zaman zaman Öcalan ile Yunanistan arasında ki ilişkiler de gerginlik yaşandı. Zaten Kenya Öcalan’ın 130 günlük ülkeler arası gelgitlerinin son durağıydı.  Çünkü artık buradan Türkiye’ye götürülecektir.

Yunanistan Kenya’da o güne kadar olan olumlu tavrını değiştirir. Öcalan konusun onu çok zorda bırakmaktadır. Bunda ABD’nin tavrının da etkisi vardır.

 Konsolosluktan çıkmak zorunda bırakılırlar. Öcalan’ın yanında koruma görevi yapan eski bir kadın gerilla vardır. Bu kişi eşi ve çocuğu da PKK’de olan Dilan kod adlı Şemse Kılıç’tır. Şemse Kılıç Almanya vatandaşıdır. Kenya’da konsolosluktayken üzerinde silah vardır. Büyükelçilikten  zorla çıkarılmak istendiğinde silah çeker. Öcalan araya girerek onu sakinleştirir. Dilan Öcalan’la aynı arabaya binmek için ısrar eder, silahı Öcalan vermek ister. Öcalan silahı almaz.

Daha sonra Öcalan bu durum için şöyle demişti: Bana silahı vermek istediler. Benden klasik bir direniş beklediler. Hayır, oysaki ben Kürt ve Türk kardeşliği üzerindeki oyunu bozmayı tercih ettim.

Oysaki silahı kendisine vermek isteyen kişi Şemse Kılıç’ta “Öcalan tutuklanacağını biliyordu, silahı ala bilirdi, almadı, ölümü değil teslimiyeti seçti diyecekti.”  Öcalan Nairobi’de ki Yunanistan Büyükelçiliğinden çıkınca artık yönünün Türkiye olduğunu biliyordu.

Ve Öcalan 15 Şubat 1999 tarihinde Yunanistan Büyükelçiliğinden Hollanda’ya gitmek için çıkarılan Öcalan’ı Nairobi hava alanında bir uçak bekliyordu. Uçağın üstünde Malezya bayrağı vardı. Oysaki uçağın içinde Türk devlet görevlileri vardı. Öcalan orda teslim alınarak Türkiye’ye götürülür.

Evet, Öcalan en baştan beri devlet içindeki bir kanatla ilişki halinde hareket etmişti. 1990’lar sonrası Doğu Perinçek ve Yalçın Küçük üzerinden Türk devleti ile ilişki içindeydi. Fakat bir tutuklu olarak Türkiye’ye götürülmek Öcalan’ın beklediği bir şey değildi. Öcalan özellikle 16 Kasım’da ikinci kez Rusya’ya gittiği zaman artık Türk devletinin elinden kurtulamayacağını tahmin eder. Buna rağmen Kürdistan dağlarına gitmez, bunu bir seçenek olarak görmez.

Abdullah Öcalan’ın tutuklanma süreci kendisi ve örgütü tarafından uluslararası komplo olarak adlandırılıyor. Öcalan’ın pek çok devlete gitmiş ve çıkmak zorunda olması da durumun gerçekten uluslararası bir komplo gibi algılanmasına yol açıyor. Oysaki Öcalan’ın pek çok devlet tarafından ret edilmesinin temel nedeni yine kendi geçmiş pratiğidir. Eski İsveç başbakanı Olof Palme’nin öldürülmesi, Almanya’da otoban eylemleri adı altında yapılan eylemlerin PKK’nin Almanya’da yasaklanmasını yol açması, yine uluslararası eroin ticaretinde PKK’nin ispatlı suçlarının olması Öcalan’ın istenmeyen kişi olarak görülmesine yol açar.

Buna Avrupa’da vergi vermeyenlerin PKK’liler tarafından vurulması, iş yerlerini yakılması, muhalif Kürt birey ve hareketlere karşı şiddet kullanılması, kara para aklama vb. kriminal suçlarda eklenince Öcalan’ın Avrupa’da kabul edilmesi zemin kalmamıştı.

Öcalan ideolojik olarak da Avrupa karşıtı bir konumdaydı. Ortadoğu’da ki Batı karşıtı İran ve Suriye devletlerinin himayesi altında 20 yıl yaşamıştı. Onlarla beraber Avrupa devletlerini emperyalist olarak değerlendirmişti. Şimdi ise kısa bir zamanda hiçbir şey olmamış gibi kabul edilmeyi bekliyordu.

Yani ortada bir uluslararası komplo yoktu uluslararası düzeni bilmeyen bir Öcalan vardı. Kendisi, örgütü ve taraftarları Öcalan’ın eşi benzeri olmayan bir siyasal deha olduğunu düşünmektedir. Oysaki Öcalan tüm dünyada işleri Suriye Muhaberatı ile yürütebileceğini düşünmüştü.  Devletlerin hukukunu, uluslararası teamülleri ve sistem ile bireyler arasındaki farkı hiç hesaplamıştı.
Öcalan Şam’dayken 90’lı yıllarda yanına pek çok Avrupalı gazeteci, milletvekili ve yazar gelmişti. Öcalan bunların gelişlerini ve vadelerini devletlerin vaatleri gibi algılamıştı.

Ayrıca Öcalan’da patolojik bazı liderlik saplantıları ve histerileri vardı. Herkes tarafından onaylanma arzusu her kes tarafından onaylandığını düşünmeye ve kendini abartmaya götürmüştü.

Ayrıca Öcalan siyasetin bir kuralını unutmuştu herkesi kullanmaya çalışanlar herkes tarafından kullanılırlar. Öcalan Suriye’de Türkiye, İran, Suriye devletlerinin hepsi ile ilişkiler geliştirmiş hepsini kullanmaya çalışmış ama aynı zamanda kullanılmıştı. 9 Ekim’de başlayan süreçte böyleydi, herkesin kendisine muhtaç olduğu ve onları kullanma arzusu koşulları görmesini engellemişti.

Peki Öcalan uçakta kimleri gördü, nelerle karşılaştı, sorguda neler söyledi, kimlerin isimlerini verdi, kimlerle konuştu?  İdam nasıl engellendi? Bir daha ki videoda

2. Bölüm: Kürdistan’da hendek sendromu

KÜRDİSTAN’DA HENDEK SENDROMU

 2.PKK’de demokrasi- savaş çelişkisi

 Silahlara veda

PKK 7.kongeresin de silahlı mücadele stratejisi yerine “demokratik siyasal mücadele” stratejisini kabul etti. Buna paralel olarak “bağımsız birleşik demokratik Kurdistan”  yerine “demokratik cumhuriyet” siyasal amaç olarak belirlendi. Kürt halkının siyasal hakları yerine de sosyal ve kültürel haklar öne çıkarıldı. Hareketin tüm kurumları bu yeni stratejiye göre yeniden düzenlendi. Örgütsel terminolojide değişiklikler yapıldı. PKK‘liler artık Türkiye’ye kalkacak olan “demokrasi treni” ni beklemeye başladılar. Demokrasi kavramı PKK’nin tüm logo ve tabelalarında sabit bir şekilde yerini almaya başladı. Adeta “besmele” gibi her şeye demokrasi ile başlama zorunluluğu getirildi. Yeni mücadele stratejisi;  Savaşın Kürt sorununda çözüm yaratmadığını ve silahlı şiddetin mücadele aracı olmaktan çıkarılması gerektiğini ve adeta silahlı mücadeleden bahsedenlerin tasfiyecilik ile suçlandığı bir örgüt ortamı yaratıldı. Apo’nun yeni paradigması bunu gerektiriyordu.

Kuzey Kürdistanda’ki kazanımlar ve çözüm süreci

Duran kalkan “demokratik özyönetim direnişleri, Yıllara yayılan ve neredeyse herkesi inandıran Demokratik çözüm süreci aldatması ardından geldi” diyor. 2008- 2015 arası devletle PKK arasında üst düzeyde görüşmeler gerçekleşti. İmralı, kandil ve Oslo görüşmeleri içerik açısından gizli tutulsa da halkta barışa dair bir umut yaratmıştı. Ateşkes sağlanmış çatışmalar lokal bir hal almıştı.

Ancak, her iki tarafında kitle tabanını toplayıp denetlediği argümanlar yer yer işlevsizleştiriliyordu. Hükümete oy, PKK’ye savaşçı lazım olduğunda çatışmalar iki tarafında rıza gösterdiği oranda aktifleştiriliyordu. Onun haricinde siyaseten ılıman bir iklim hakimdi.

 Kuzey Kurdistan’daki yerel yönetimler ciddi inisiyatif kazanmış ve iktidar imkanlarına sahip olmuştu. “demokratik öz yönetimler” özerk bölgesel bir statüye kavuşmuştu. Hayatın her alanında söz ve karar sahibiydiler. Hatta HPG’nin cephe çalışanları vergi memurları gibi çalışıyorlardı.

Kısacası PKK’nin öz yönetim projesi önemli oranda gerçekleşmişti. Dağda örgütlenip eğitilen öz savunma gücü (YDG-H) şehirlerde mahalle ve sokaklar da asayiş görevini icra ediyordu. Bu silahlı güç daha sonra YPS olarak hendek savaşlarını yürüttü.

Rojava savaşı ve Kuzey savaşanı aynı sanma hatası

Buna paralel olarak Rojava parçasın da çok ciddi siyasi iktidar fırsatı doğmuştu. Özellikle Kobani direnişi ulusal ve uluslararası çapta büyük bir etki yaratmıştı. Kobani direnişi Pêşmerge güçlerinin katılımı ve uluslararası koalisyon güçlerinin hava desteği ile yeni bir aşamaya girmişti. Ulusal direniş mevzii olarak görülen Kobani’de daiş çeteleri bozguna uğratılarak büyük bir zafer kazanılmıştı. Tüm Kurdistan’a bir siyasi ayaklanma atmosferi hakimdi.

PKK Rojava’daki kazanımları kolektif bir başarı olarak algılamayıp, kendi başarı hanesine yazdı. Bu da onun yanlış sonuç çıkarmasına yol açtı. Rojava daki siyasal askeri ortamla kuzey Kurdistan’daki ortam çok farklılık arz ediyordu.

 PKK Kobani’deki hendek savaşı taktiğinin kuzeyde de başarı elde edeceğini varsaydı. Bunun yanında Rusya ve İran’ının PKK’ye şehir savaşları için göz kırptığını da biliyoruz. PKK, 6-7-Ekim olaylarını kendisine işaret fişeği olarak algıladı. Rojava devrimini kuzey Kurdistan’a ihraç etmeye başladı.

 Rojava’daki kazanımlar kuzey Kurdistan’daki 7 Haziran seçimlerine çok olumlu etkide bulunarak %13 oy oranıyla HDP ciddi başarı elde etti. Türk parlamentosuna 3.cü parti olarak girme hakkını kazandı. PKK Rojava’daki kazanımları ve seçimlerdeki sonuçları kendisine kaldıraç tahtası olarak kullanmayı amaçladı. Bunun üzerine daha önce kararlaştırılan ancak rafa kaldırılan “silahlı devrimci halk savaşı” stratejisini hayata geçirmeye başladı.

 Cizre’de demokratik öz yönetim ilan edildi. Sırasıyla HDP ye bağlı tüm belediyeler bu ilan deklare edildi. Daha önce kırsalda eğitilen ve koordinesi HPG tarafından yapılan YDGH Cadde ve sokaklarda hendek kazımaya başladı. Özellikle de en yurtsever ve en çok oy aldıkları yerleşkeler esas alındı. PKK, kendisi için oy verenin, kendisi için kurşunda sıkacağını düşünüyordu. Oy potansiyelini eylem potansiyeli olarak değerlendirdi. Bunun içinde silahlı ayaklanmayı bu merkezlerde başlattı.

Türk devletinin gözünün önünde hendekler kazıldı

Türk devleti tüm bu süreci sessizce izledi. Her şey Türk devletinin istediği rota da ilerliyordu. PKK’ nin stratejik kitle merkezleri artık devletin saldırmasına müsait bir hale getirilmişti. Türk devleti de kendisine “altın tepside sunulan” fırsatı kaçırmadan yöneldi. Binlerce Kürt genci bu hendeklerde ve moloz yığınları altın da can verdi. Bu planın lideri konumunda olan duran kalkan bir tv programın da “Ağır bir bilanço oldu. Bu düzeyde saldırı beklemiyorduk; Düşman da olsa karşımızdaki güçlerin insan olduklarını sanıyorduk” açıklaması da bulundu. Peki soruyoruz Kürt halkına propaganda yaparken Türk devleti (soykırımcı, katliamcı, vahşi) için söylediklerinize inanmıyor muydunuz. 42 yıl amansız bir savaş verdiğini iddia edeceksin ama düşmanının acımasızlığının düzeyini bilmeyeceksin. Ya sen düşman dediğini, düşman olarak görmüyorsun ‘ki büyük ihtimalle öyledir’ ya da savaşa hiç girmemişsin. Zaten PKK’nin Ankara gurubunun (Cuma, Abbas, Karasu ve Fuat) en büyük zaafı da kendilerinin hiçbir zaman düşmanla sıcak temasa girmemiş olmalarıdır.

Hendeklerin  faturası Kürt halkının genç evlatlarına kesildi

Duran kalkan hendek savaşlarının 4.cü yıldönümün de Kürt halkına yaşattıkları bu katliamın özeleştirisini vereceğine, bu direnişe mecbur bırakılan gençleri “taktik dışı” ilan edip her zamanki gibi suçu şehit düşenlere yüklemiştir.  Devamın da  “Bu temelde beşinci direniş yılında özellikle ajan-ihbarcı yapıya karşı gelişecek şehir eylemlerinin kesin sonuç alıcı karakterini iyi görmek ve başarıyla uygulamak büyük önem taşıyor. Muhteşem sona böyle bir direnişle ulaşılacağı net bir biçimde görülüyor” diyor.

PKK’nin temel ilkesi: Beni alkışlamayan haindir

PKK, kuruluşundan beri hain, ajan ve işbirlikçi kavramlarını kendi örgütsel yapısını egemen kılmak için her fırsatta kullandı. 1977-80 döneminde onlarca Kürt yurtseverini ajanlık, hainlik ile suçlayıp öldürdü. Kendi çizgisinde olmayanları potansiyel düşman olarak gördü. Hatta Kurdistan’daki siyasal (ideolojik-felsefi) çeşitliliği yok ederek tek parti anlayışını Kürt halkına dayattı. “Bıji serok apo” demeyen her Kürt PKK nezdinde haindir.

PKK; Kürt halkını Apo’cu tarikatın müritleri yapmak için korkunç bir dezenformasyon ve korkutma yöntemlerini uygular. İşte duran Kalkan’ın yukarıda “ajan-ihbarcı yapıya karşı şehir eylemleri” belirlemesi, halkın kafasında bir algı yaratıp sonra da Apo’cu olmayanlara karşı sürek avı başlatılacağının işaretidir.

Onlarca Kürt genci sorgusuz sualsiz öldürülecek. Hendek savaşlarıyla kendilerinden uzaklaşan gençliği ve kitleyi korkutarak tekrar yanına çekmeye çalışacaklar. Neye göre ajan ve kime göre hain? Her şey örgütün iki dudağı arasından çıkan karara göre uygulanacak. Sonrada kendi medya organların da yoğun teşhir ve yalan propaganda furyasıyla cinayetlere kılıf uydurulacak. Çünkü PKK bu yöntemde oldukça tecrübeli, hatta belki bildiği en iyi iş hatalarını başkasına yığacak.

PKK’nin hatalarının hesabını verme zamanı geldi

PKK’nin tarihi boyunca Kürt halkına karşı işlediği her suç yanlarına kar kalmıştı. Bu bilinçle ve alışkanlıkla hareket ediyorlar. Hendek savaşları ile Kürt halkına yarattıkları travmayı görmezden geliyorlar. Hendeklerden sonra gerilla katılımları durmuş, kitlesel gösteriler sıfıra inmiş, gerilla bırak eylem yapmayı tüm kuzey eyaletlerinde tasfiye edilmiştir. Hatta Güneyin derinliklerin de korunmak için bile Kürt yerleşim yerlerini kalkan olarak kullanmaya başlamışlardır.

Düşmanın son Rojava işgali Kuzey Kurdistan hariç tüm Kürtlerde infiale yol açtı. Ama Kuzey Kurdistan’da en basit protesto eylemi bile yapılmadı. Niye? Çünkü halkın yaşadığı hendek sendromunun halen etkisinden kurtulamamışlardır. Abbas’ın düşman için söylediği “Nusaybin sendromu” Kürt halkının yaşadığı travmanın yanında, hiçtir. Şehirler yıkıldı, on binlerce yoksul Kürt çocuklarının cansız bedenlerini evlerinin enkazı altında bırakarak yönünü “Kürt kültürünün yutulduğu karadeliklere”  yani Türkiye metropollerine çevirdi. Hafızalarımızda Taybet ananın çığlığı, Çiyager’in tank paletleri altındaki o masum bedeni ve bodrum katında kurtarılmayı bekleyenlerin son haykırışları kalmıştı. Kürt halkının, aklı ve vicdanı ile bu kadar alay eden bir hareketin halka hesap verme zamanı gelmiştir.

Yeni yazı dizisi: KÜRDİSTAN’DA HENDEK SENDROMU

KÜRDİSTAN’DA HENDEK SENDROMU

1. Hendek direnişi mi hendek trajedisi mi?

Duran Kalkan (Abbas) hendek savaşlarının dördüncü yıl dönümü münasebeti ile bir makale yayımlandı. Özgür Politika gazetesinde “Salahattin Erdem” rumuzu ile yayınlanan yazıda, “öz yönetim direnişi” olarak tanımlanan hendek savaşlarını kendi örgütsel bakışını, yineledi.

Niye hendek savaşı? PKK Türk devleti ile ilk kez karşılaşmıyor, daha 1. konferansında (1981) silahlı mücadele kararını alır ve türk devletinin katliamcı zihniyetine karşı tespitler yapar. Bunun için hem Kurdistan’da ki isyanları hem de dünyadaki devrimci gerilla mücadelelerinin tarihi, çok yoğun incelenir. Bu araştırmalar “Kurdistan’da zorun rolü” kitabında toplanır. Bu kitapta “uzun süreli halk savaşı stratejisi” kabul edilir. Üç stratejik aşamadan (savunma, denge, saldırı) oluşan bu strateji, gerilla savaşını mücadele tarzı olarak esas alır. Maoist mücadele tarzının temel gerekçesi ise; “ Kurdistan üzerindeki emperyalist, sömürgeci ve gerici egemenliği yıkmak ve Kurdistan ulusal kurtuluş devrimini zafere götürmek” olarak belirlenir. Devamla; “Türk devletinin yapısı ve karakteristik özellikleri silahlı halk ayaklanmasını katliama uğratacağı için, gerilla savaşını benimser” Yani PKK Türk devletinin katliamcı zihniyetini daha o zaman tespit etmiştir. O zaman PKK’ye sormak gerekiyor, “stratejinizi oturttuğunuz “düşmanın katliamcı gerçeği” tespitinde ne tür değişimler olmuştu ki 31 yıl sonra Kürt halkını Hendek savaşlarına mahkum ettiniz?”

Soruyoruz…

1- Düşman,1984 teki gerçeğinden (pozitif ) daha mı farklıdır?

2- Kürtlerin etnik- ulusal kimliğini tanımada gelişme sağlanmış mıdır?

3- Gerilla savaşı, Belirlediğiniz stratejik aşamaları (savunma- denge)başarıyla tamamlayıp “stratejik saldırı” aşamasına gelmiş ve kırsal alanları düşmandan kurtarmış mıdır?

4- Şehirler gerillanın kuşatması altında mıdır?

5- Gerilla ve halk, şehirlerde kuşatılmış düşmanı “silahlı halk ayaklanmasıyla” son nihai vuruşunu yapabilecek aşamada mıdır?

6- Siyasal açıdan “bağımsız birleşik demokratik Kurdistan” yani ulusal devlet kurma amacını halen savunuyor musunuz?

PKK’nin varlığı Türk devletinin saldırılarını meşrulaştırıyor

Kurdistan halkı bu soruları kendi açsından cevaplamıştır. Halk, PKK’nin yaptığı propagandaların boş olduğunu ve Kurdistan somutunda yaşanılan siyasal, askeri ve sosyal gerçekliğin, ulusal felaketle sonuçlanacağı endişesini taşıyor. PKK’nin 42 yıllık savaşı; Türk devletinin Kürt halkına karşı vahşi düşmanlığını çılgınlık düzeyine çıkartmış ve Kürt soykırımını yapma aşamasına taşımıştır.

Artık Türk devleti nerde bir Kürt varsa onu katletmeyi öncelikli görev olarak biliyor. Bu savaşı kendi sınırları dışına taşırarak, Kurdistan’ın diğer parçalarını da işgal etmeye başlamıştır. PKK, Türk devletinin bölgesel emperyal amaçları için gerekçe oluşturuyor ve fiilen öncülük yapıyor. Güney ve Rojava Kurdistan’ını işgal etmesi için davetiye çıkartıyor. Adeta Türk devleti nereyi işgal etmeyi planlıyorsa, PKK’de orada varlık gösterip danışıklı bir durum arz ediyor.

AKP-MHP faşist ittifakına karşı “direniş” parolasıyla hareket eden PKK, işgalin yayılmasında yüklenen misyonu yerine getiriyor. Her ulusalcı yurtsever kürdün kafasın da! PKK’nin Türklerin Misak-İ Milli planının bir parçası olduğunu düşünüyor. Çünkü Abdullah Öcalan 10-Mayıs-2000 görüşme notun da şöyle diyordu “misak-ı milli sınırlarında ki bir çözüm aslında bizim tezimizdir, Demokratik birleşme bizim tezimizdir. Demokratik çözüm Misak-ı Milli’nin gereğidir” dedim.

PKK ve Türk işgal ordusunun Güney Kurdistan’da ki hareket ve konumlanma tarzı bu görüşme notunun, pratik adımlarıdır. “1984 ten beri yürütülen savaşla bırakalım bir köyü kurtarmış olsun, T.C. ye işgal ettirilmedik bir karış toprak bırakılmamıştır. Kürtlerin eşkıyalık geleneğini sürdürmek için bile olsa sırtını dayayacağı dağ parçası kalmamıştır.

Gerillanın arazi ve alan hâkimiyeti kalmamıştır. Düşmanın teknik gücü bırak gerillanın eylem yapmasını, kendini koruması artık en büyük başarı sayılmakta. Savaşta hangi taktik başarı üzerinden “devrimci halk savaşı stratejisine” geçilmiştir? Kurdistan’ın tüm kırsal alanlarını kaybeden bir gerilla gücü savaşı Kürt yerleşim yerlerine taşırarak neyi amaçlıyor. PKK tarihine “kozık” savaşı olarak geçen ve yıllarca mahkum ettiği Hilvan- Siverek pratiğine neden dönüş yapıldı.

Hendeklerle kadim Kürt kentleri bir bir yıkıldı

Duran Kalkan (Abbas) makalesinde devamla “Yani direnen güçler askeri açıdan çok ciddi taktik darlık içinde olmalarına ve en son yapacaklarını en başta uygulamaya girişmelerine rağmen yine de savaşta başarılıydılar ve kadim Kürt şehirlerini yıkmayı hedefleyen topyekûn faşist-soykırımcı saldırıya karşı çok ciddi bir kent savunması yaptılar.” diyor.

Kalkan’ın kent savunması yaptık demesinde ki amaç, Kürt halkının kadim kentlerini başlarına yıktırmanın ötesinde ne getirdi. Cizre’de, Nusaybin’de, sur ’da ve gever ’de mahalleler yerle yeksan edildi. O kuşatılmış evlerde ölümü bekleyen direnişçileri “taktik darlık” la suçlaması da kendisinin Kürt gençlerine olan düşmanlığını gösteriyor. Hiçbir savaş strateji ve taktiğine uygun olmayan ve mağlubiyeti mutlak olan bu hendek savaşı kararını verenler Kürt halkının yegâne düşmanlarıdırlar. Kürt halkını büyük bir psikolojik sendroma uğrattılar.