Esad, Özerk Yönetime ültimaton vererek İdlip ve Minbici terk etmesini istedi

Esad, Özerk Yönetime ültimaton vererek İdlip ve Minbici terk etmesini istedi Suriye Rejimi, Rusya, Halep,

Suriye rejimi’nin, özerk yönetimden İdlib ve Minbic kentlerini boşaltması istendiği ve özerk yönetimin bu kentleri boşaltması ile birlikte Suriye rejim askerinin buralara dönnmesini istediği belirtiliyor.

Suriye Kürt Ulusal Meclisi (ENKS) Üyesi Dr. Kawe Ezizi, Suriye rejiminin Rojava Kürdistanı Özerk Yönetimi’ne yönelik yaptığı bu talebin ancak Kürtler arası anlaşmanın sağlanmasıyla boşa çıkartılacağını dile getirdi.

Bölgede görev yapan yerel gazetecilerin verdiği bilgiye göre, geçtiğimiz günlerde Türkiye, Suriye ve Rusya istihbarat yetkilileri Halep kentinde toplanarak, İdlib ve Minbic’in kısa süre içerisinde Suriye rejimine teslim edilmesi gerektiği konusunda anlaştılar.

Elde edilen bilgilere göre, toplantı sonrası Suriye rejimi özerk yönetimden İdlib ve Minbic’i kısa bir süre içerisinde rejim askerlerine teslim etmesini istedi.

Konuya ilişkin Basnews’e açıklamalarda bulunan Dr. Kawe Ezizi şunları söyledi: “Bu bölgeler çok stratejik ve Türkiye’nin Efrin’i alması gibi Suriye rejimide bu bölgeleri ele geçirmek istiyor. Fakat bu bölgeler Fırat’In Doğusu’nda kalıyor ve ABD buraları kendisine ait olarak görüyor. Bahsedilen ülkelerin istihbaratları toplanmadan önce ABD ile Rusya yetkilileri kendi aralarında yaptıkları toplantılarda mevcu demografinin olduğu gibi kalmasında karar kıldılar. Ama 3 ülke arasında böyle bir anlaşma sağlansa dahi ABD bunu kabul etmeyecektir.”

Suriye’nin durumunun bölge ve ulsulararası devletlerin tavırlarına bağlı olduğuna dikkat çeken Ezizi açıklamasının sonunda şunları söyledi: “Hem bölge hemde uluslararası güçlerin Suriye’ye ilişkin kendi projeleri ve yaklaşımları var. Bu nedenle Kürtlerin’de birlik içerisinde kendi proje ve yaklaşımlarının olması önemli. Kürtlerin ve Rojava Kürdistanı’nın bölgede statü kazanabilmesi ancak ve ancak Kürtler arası sağlam diyalog ve birliktenlikle sağlan

KCK’den KDP’ye karşı savaş çağrısı

KCK’den KDP’ye karşı savaş çağrısı PKK, Haftanin, Zap, Şeladize, Metina, Türkiye, Kuzey Kürdistan,

KCK Yürütme Konseyi adına bu gün yayınlanan bir bildiri ile KDP ve Peşmerge güçlerine karşı savaş ilanı yapıldı. KCK yayınladığı bildiri ile önümüzdeki yakın süreç içinde Peşmerge güçlerine daha kapsamlı bir saldırı yapacağını açıklamış oldu.

PKK-KCK örgütü 2019 yılından beri Bölgesel Hükümete ve Peşmerge güçlerine karşı düşük yoğunluklu bir savaş yürütüyor. Şu ana değin PKK tarafından 9 peşmerge şehit edildi. Onlarca Peşmerge ise yaralandı. Ayrıca PKK’nin son altı ay içinde sadece Behdinan bölgesinde sivillerin yol hattına döşediği 7 patlayıcı imha edilmişti.

Türkiye’nin hangi operasyonu bozuna uğradı?

KCK açıklamasında gerillanın Türk devletine karşı savaştığı ve operasyonların bozguna uğradığı iddia edildi. Açıklamada “KDP gerillayı uğraştırmayıp gerillanın etkili savaş yapmasını engelleyen tutumlar içine girmeseydi, Türk devleti daha önce yaptığı operasyonlardaki gibi gerilla karşısında bozguna uğrayıp geri çekilecekti.” dendi.

KCK özellikle son aylarda yenilmekte olan Türk ordusunun KDP ve Peşmerge tarafından kurtarıldığını iddia ediyor. Oysaki askeri ve siyasi gözlemciler PKK’nin askeri anlamda tarihinin en yenilgili durumunu yaşadığını belirtiyorlar.  Alanlardaki somut durum ve PKK’nin üst düzey yönetici kadrosundaki kayıpları da PKK’nin askeri alandaki yenilgisini doğruluyor.

PKK Kuzey Kürdistan dağlarında artık hareket edememektedir. Kuzey Kürdistan’da neredeyse 5 yıldır Türk ordusuna karşı bir darbe vurulmamıştır.

PKK Kuzey Kürdistan’da ki askeri durumun bir benzerini Güney Kürdistan’da da yaşamaktadır. Türk ordusunun 2018 yılından beri yaptığı Güney Kürdistan’a dönük operasyonların tümünde PKK bir hezimet yaşadı. Daha önce Medya Savunma alanları diye izah ettiği alanların tümüne Türk ordusu girmiştir. 2020 yılında Türk ordusunun Haftanin’e yaptığı operasyonlar döneminde de PKK, Türk ordusunun yenildiğini iddia etmişti. Fakat Türk ordusu şu an Haftanin’deki tüm stratejik noktaları tutmuş ve köylere hakim durumdadır. 2021 yılındaki Metina Avaşin hattını kapsayan Türk operasyonunda da stratejik tepeleri ve alanların çoğunu terk etmiştir.

PKK her hafta Gerilla TV’de Türk ordusuna karşı eylem görüntüleri yayınlamaktadır. İçinde askerlerin ölüp ölmediğinin belli olmadığı bu görüntüler daha çok propaganda amaçlıdır. Bu videolar ile kendi kitlesini motive etmeye çalışmaktadır. Oysaki Metina, Zap ve Haftaninde ölen onlarca asker bile olsa bu Türkiye devletinin yenilgisini göstermediği gibi PKK’nin de başarısını göstermeyecektir.
PKK’nin kendi yenilgisini KDP ve Peşmerge ile izahı be nedenle gerçek dışıdır. Reel durumu izah etmemektedir. Kaldı ki savaş taktiği anlamında bu mümkün değildir. Çünkü Türk ordusu Güney Kürdistan’ın içlerinden değil PKK’nin daha önce Türk devletine bıraktığı alanlardan gelmektedir. Yani PKK’nin Şeladize caddelerinde motorsiklet ile gezme özgürlüğü Türk ordusuna karşı savaşta her hangi bir rol oynayamaz.

Kürdistan Bölge Hükümeti PKK’nin alanları parça parça Türk devletine vermesi ve Türk ordusunun neredeyse tüm sınırlarda 45 km içeri girmesinden duyduğu kaygı ile her iki gücün ilerlemesini engelleyecek biçimde elindeki alanları korumaya aldı. Çünkü PKK her yıl bir bölüm araziyi Türk devletine teslim ettikten sonra bir kademe daha Kürdistan Bölgesinin içine doğru ilerliyor.

Karayılan’ın açıklamasının üzerindeki sır perdesi

KCK açıklamasında herkesin Türk işgalciliğine karşı tutum alınması isteniyor. Fakat açıklamada daha önce Türk devletinin PKK’ye yaptığı Güney’de savaşma teklifine hiç değinilmiyor. PKK yöneticisi Murat Karayılan 10 Temmuz tarihinde yaptığı açıklamada “Türk devletinin kendilerine bir teklifte bulunarak Kuzey Kürdistan’da savaşı durdurmalarını ve diğer Kürdistan parçalarında savaşmalarını istediğini söyledi”. KCK ve PKK’nin diğer kurumları Türk devleti ile PKK arasındaki görüşmelere dönük her hangi başka bir ayrıntı vermedi. Fakat PKK’nin zaten 5 yıldır Kuzey Kürdistan’da savaşmıyor. Şu anda ise savaşı tüm Güney Kürdistan’a yaymış durumda. Bu gerçeğe bakılınca Türk devleti ile PKK arasında savaşı Güney Kürdistan’a yaymak konusunda bir anlaşmanın olduğu görülmektedir.

Konya saldırısı ve KCK açıklaması

KCK’nin açıklamasının zamanlaması da manidar görünüyor. Konya’da 7 Kürdün ırkçı bir saldırı ile öldürülmesinin üzerinden 24 saat geçmeden yayınlanan KCK bildirisi Kürtlerin gerçek gündemini saptırmak gibi görülüyor. Çünkü bildiri Kürt inkar ve imha sisteminin en güçlü sömürgecisi Türkiye’nin sivil Kürtleri hedef aldığı bir süreçte Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Peşmerge’yi hedef gösteriyor.

John Bolton konuştu: Trump İran’a hava saldırısı yapma önerimi dinlemedi

John Bolton konuştu: Trump İran'a hava saldırısı yapma önerimi dinlemedi

Şarkal Avsat gazetesi John Bolton’un İndependet Arabia’da  ki röportajını yayınladı. Bolton röportajda  İran içindeki patlamaların İsrail ile ilişkili olduğu, ABD’nin Ortadoğu’da startejik hatalarla savaşa yol açtığı gibi önemli konularda değerlendirme yaptı.

Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın tartışmalı görev süresi boyunca, İran’a karşı en sert Cumhuriyetçi şahinlerin başında John Bolton geliyordu. Bu yüzden Kuzey Kore liderine bile müsamaha gösterse İranlılara göstermeyeceği söylendi. 1960’lı yıllarda ‘mollalar yönetimini’ yıkmak amacıyla kurulan Halkın Mücahitleri Hareketi’nin önde gelen destekçilerinden biri olan Bolton’ın 2018 yılında ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atanması, Tahran için tam bir kabustu. İran muhalefetinin konferanslarına düzenli bir şekilde konuşmacı olarak katılan Bolton, yaklaşık dört yıl önce, bu konferanslardan birinde, 2019 yılında Tahran’da rejimin düşüşünün kutlanacağını müjdeledi.

Eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton, Independent Arabia’ya verdiği röportajda, İran rejiminin düşüşüne ilişkin öngörüsünün neden henüz gerçekleşmediğini ve neyin değiştiğini anlattı. Nasıl Başkan Trump’a ABD’ye ait bir insansız hava aracının (İHA) düşürülmesine ve Tahran’ın Washington’ın müttefiklerine karşı düşmanca uygulamalarına karşılık olarak İran’a hava saldırıları düzenleme önerisinde bulunduğunu da anlatan Bolton, Trump’ın önerisine kulak asmadığını, bunun yerine kendisine karşı daha fazla tavır aldığını ve daha sonra onu ABD’yi Ortadoğu’da yeni bir savaşa itmekle suçladığını söyledi.

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, Bolton, eski ve mevcut ABD yönetimlerinin, Irak, Suriye ve Yemen’deki sıcak çatışma bölgelerine yönelik politikalarına ilişkin tutumunu da açıkladı. ‘Stratejik bir hata’ olarak gördüğü ABD ordusunun Afganistan’dan çekilmesi kararını eleştiren Bolton, Çin tehdidine odaklanmanın ABD’nin Ortadoğu’daki çıkarlarına mal olmaması gerektiğinin altını çizdi. Röportajda ABD Genelkurmay Başkanı’nın Başkan Trump’ın iktidarı barışçıl bir şekilde devretmeyeceğinden korktuğunu söyleyen Bolton, eski Başkan’ın bir darbe planlayıp planlamadığı, bunu uygulayıp uygulayamayacağı da dahil olmak üzere bir takım iç meselelere değindi.

Rusya’nın devlet haber ajansı RİA Novisti Türkiye’deki 15 Temmuz darbe olaylarını değerlendiren özel bir dosya yayınladı

Rusya’nın devlet haber ajansı RİA Novisti Türkiye'deki 15 Temmuz darbe olaylarını değerlendiren özel bir dosya yayınladı Erdoğan, ordu, TSK, Türkiye,

15 Temmuz 2016’da yaşanan hain darbe girişimi ve sonrasında Türkiye’de yaşan gelişmeler ve rejim değişikliği Rusya’nın devlet haber ajansı RİA Novisti tarafından haberleştirildi.

‘Bir dönüm noktası; Askeri Darbe girişimi neden sadece Erdoğan’ı güçlendirdi?’ başlıkla verilen haberde darbe girişimi ardından son 5 yılda ülkede yaşanan olaylar değerlendirilmiş.

Ria Novosti haberinde, 15 Temmuz 2016 gecesi Türk ordusunda yaşanan hareketlilik ve darbe kalkışması Erdoğan’a sadık güvenlik güçlerinin isyanı bastırmasıyla sonuçlandığı, 250 den fazla kişinin öldüğü gecenin ardından hükümetin özel sektörde, orduda, mahkemelerde, üniversitelerde büyük bir tasfiye operasyonuna başladığı belirtiliyor.

Başarısız darbe, Erdoğan’ın etkisini güçlendirdi ve ihtiyaç duyduğu reformları gerçekleştirdi. RIA Novosti, beş yılda Türkiye’de ne değişti? Sorularına cevap arıyor.

Ria Novosti haberinde bir çoklarının Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz darbe teşebbüsünün Rusya’da 1991 yılında yaşanan darbe girişimine çok benzettiğini iddia ediyor.

Rusya Devlet Olağanüstü Hal Komitesi (Rusça: Государственный комитет по чрезвычайному положению (ГКЧП) veya Sekizli Çete olarak bilinen Sovyet hükûmeti, Komünist Parti ile KGB’den oluşan sekiz üst düzey yetkililerinden oluşan bir grup, 19 ve 22 Ağustos 1991 tarihleri arasında bir darbeye kalkıştı ancak darbe başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Geçici hükûmet 22 Ağustos günü dağıldı ve darbeciler daha sonra Rusya Federasyonu Yüksek Mahkemesi’nde yargılanmıştı.

Haberde Pek çok kişi Türkiye’deki darbe girişimini Rusya Devlet Acil Durum Komitesi’nin eylemleriyle karşılaştırıyor. Televizyona el konulması, Cumhurbaşkanının aciz açıklaması. Hem Gekaçepistler hem de Türk ordusunun, ülkeyi çöküşten kurtarma ihtiyacıyla kendilerini haklı çıkararak görevi devraldıklarına ilişkin açıklamalar ayrıca Rusya’daki Ağustos darbe girişiminin dönemin Sovyet liderinin Foros’ta tatil yaparken gerçekleşmesi ile Temmuz darbesi girişiminin Erdoğan Marmaris’teyken gerçekleşmesi benzerlikleri öne sürülüyor.

Neden başarısız oldu?

Ayaklanma dikkatli bir şekilde planlanmadı, ordu agresif ve tutarsız davrandı. Üstelik en yüksek rütbelilerden ziyada orta rütbeliler tarafından başlatıldı.

Yurt dışından da destek gelmedi. Batılı devletler Erdoğan’ın Batı’daki izlenimi ne olursa olsun Türkiye’de istikrarın bozulmasını istemediler. Kişisel faktör de önemli bir rol oynadı: başkanın destekçileri karizmatik lideri desteklemek için sokaklara döküldü.

Erdoğan, isyanın başarısızlığını “Tanrı’nın bir lütfu” olarak nitelendirdi. Darbeden sonra, hayalini kurduğu başka bir ülke yaratmaya başladı.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde ordu her zaman özel bir rol oynamıştır. İlk cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün zamanından beri, laik kalkınma yolunun istikrarının ve dokunulmazlığının garantörü olarak kabul edildi.

Kriz anlarında ordu aktif olarak siyasi hayata müdahale etti. Dört darbe yaptı. En kanlı – 1960’da. O zamana kadar ülke on yıl otoriter Başbakan Adnan Menderes tarafından yönetiliyordu. Toplumun muhafazakar kesimiyle flört etti, sansürü sıkılaştırdı ve ordunun etkisini zayıflatmaya çalıştı. Katliam acımasızdı – Menderes vatana ihanet, yolsuzluk ve anayasayı ihlal suçlamalarıyla asıldı.

On bir yıl sonra ordu, Muhafazakar Başbakan Süleyman Demirel’i istifaya zorladı. Ordu, “anarşiyi sona erdirecek” ve Atatürk reformlarını uygulayacak bir hükümetin kurulmasını talep etti. Ancak, daha sonra Demirel iktidara döndü: üç kez başbakan ve bir kez – cumhurbaşkanı oldu. 1980’de sağ ve sol arasında bir çatışma çıktı ve ordu tekrar müdahale etti. Güç, ordu lideri Kenan Evren tarafından ele alındı. Üç yıl içinde ordunun lehine yaklaşık sekiz yüz yasa çıkardı.

Ve 1997’de ordu, devleti daha da laik hale getirmesi için Başbakan Necmettin Erbakan’a baskı yaptı. O istifayı tercih etti.

Çok şey değişti

Erdoğan döneminde ordunun siyasi yaşam üzerindeki etkisi gözle görülür şekilde azaldı. AB ve ABD, isyan girişimini kınasalar da, darbenin hemen ardından başlayan büyük çaplı tasfiyeler karşısında çileden çıktılar.

Yüzlerce kişi ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Sivil insanlar kitlesel olarak güvenilmez olarak kabul edildi, yüzlerce eğitim kurumu kapatıldı. Birçoğu yargılanmadan veya soruşturma yapılmadan gözaltına alındı. Gülencilerle bağlantıları olduğundan şüphelenilen binlerce memur, hakim, öğretmen ve gazeteci tutuklandı.

Ülke, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana en büyük değişiklikleri yaşadı.

Nisan 2017’de yapılan referandumda anayasayı değiştirmeye karar verdiler. Devlet, parlamenter hükümetten cumhurbaşkanlığı hükümet biçimine geçti. Bu, Erdoğan’ın neredeyse sınırsız yetkiye sahip olduğu anlamına geliyordu: bağımsız olarak bir hükümet kurma ve parlamentoyu feshetme hakkına sahip, orduyu yönetiyor ve veto etme hakkına sahip.

Cumhuriyette olağanüstü hal ilan etmek artık daha kolay ve iptal etmek daha zor. Başkanı görevden almak neredeyse imkansız. Yasaya göre, bir kişi en yüksek görevde iki kez beş yıldan fazla görev yapmamalıdır. Ancak Erdoğan 2029’a kadar bu pozisyonda kalabilir – önceki görev süresi sıfırlandı.

Değişim karşıtları, Türkiye’nin İslamlaşmaya ve otoriterliğe doğru kaydığından emin. Ancak Erdoğan destekçileri ve reform savunucuları mevcut sistemi daha istikrarılı olarak görüyor.

Ortadoğu Uzmanı ve yayıncı Andrei Ontikov, son beş yılda Türkiye’nin çok değiştiğini belirtiyor.

Erdoğan, Avrupa Birliği içindeki, Rusya ile ABD arasındaki, Basra Körfezi’ndeki Arap ülkeleri arasındaki ilişkilerdeki çelişkiler konusundaki oyununu geliştiriyor ve Türkiye’yi daha başınabuyruk hale getirmeye çalışıyor” diye açıklıyor.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Diplomatik Akademisi’nden doçent kıdemli araştırmacısı Vladimir Avatkov da onunla aynı fikirde. Uzman, “Erdoğan sert ve kararlı davranıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi yekpare ve lider tarafından kontrol ediliyor. Artık elinde daha fazla yetki var.”

Türkolog, son beş yılda yaşananların ülke yönetimini olumlu etkilediğinden emin: “Devlet hem bölgesel siyasette hem de orduyla ilgili olarak daha bağımsız hale geldi. Türkiye kendi silahlarını geliştiriyor ve Hatta yurt dışına bile tedarik ediyor.” Ancak ona göre, ekonomi üzerindeki etkisi o kadar olumlu değil.

Avatkov’a göre, darbeden sonra iç siyasi rekabet azaldı, klasik demokrasi kurumları çöktü ve tüm sistem daha Erdoğan merkezli hale geldi. Uzak gelecekte ne olacağı, beş veya on yıl içinde netleşecek. Her halükarda, mevcut lider henüz kimseye bir şey vermeye niyetli değil.

Kaynak: Rus Haber Ajansı

Kazımi’den Biden görüşmesi öncesi Hizbullah Tugaylarına karşı cesur adım: Güvenlik uzmanı Haşimi’nin katilleri yakalandı

Kazımi'den Biden görüşmesi öncesi Hizbullah Tugaylarına karşı cesur adım: Güvenlik uzmanı Haşimi'nin katilleri yakalandı Lübnan, Tahran, Irak, Beyrut, Katil

Irak Başbakanı Mustafa Kazimi, sosyal medya hesabından açıklama yaparak Hişam el-Haşimi’nin katillerini yakalama söz verdiklerini ve sözü yerine getirdiklerini belirtti.

Geçtiğimiz yıl suikasta uğrayan Haşimi’nin katilleriyle ilgili detay vermeyen Kazimi, “Hişam el-Haşimi’nin katillerini yakalayacağımızı vadettik ve sözümüzü yerine getirdik” dedi.

Katil, İçişleri Bakanlığı’nda subay

Irak medyasına yansıyan haberlerde, el-Haşimi’nin katili Irak İçişleri Bakanlığı’nda çalışan bir olduğu belirtildi. Irak İçişleri Bakanlığı’nda subay olan Ahmet Hamdavi Uveyd Maric el-Kinani’nin itirafları bir televizyon kanalında yayınlandı. Irak polis teşkilatına 2007 yılında katılan el-Kinani, yasa dışı gruplara üye olduğunu ve cinayet gecesi birlikte olduğu gruba silahları, ismini açıklamadığı bir kişi tarafından dağıtıldığını söyledi. Katil, El-Haşimi’yi devletin silahı ile öldürdüğünü söyledi.

Katil Tahran ve Beyrut’a gidip öldrülmeyeceği güvencesi almış

Güvenlik kameraları ve konuşmaların incelenmesi grubun suikastı gerçekleştirdikten sonra Filistin Caddesi’ni geçerek Sadr şehrine doğru kaçtığını ve buradan da Bağdat’ın güney eteklerine doğru gittiğini ortaya koydu. Ancak Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar grubun bazı üyelerinin suikasttan sonra Beyrut ve Tahran’a gittiğini, ancak kendilerine zarar gelmeyeceklerine dair güvence aldıktan sonra Bağdat’a döndüklerini belirtti.

Hizbullah Raporu sonunu getirdi

Hişam el-Haşimi gazeteciden çok bir terör ve güvenlik uzmanıydı.Terör örgütleri ile ilgili çalışmalarıyla Irak emniyeti, güvenlik güçleri ve istihbarat gibi önemli kuruluşlara katkı sağlayan Haşimi, öldürülmeden önce Hizbullah Tugayları hakkında rapor hazırladı. Rapor’da Hizbullahın Lübnan dışında iskandinav ülkelerine kadar uzanan ekonimk ilişkileri inceleniyordu. Ayrıca Irak bakanlıklarındaki her türlü ekonomik, sosyal fonu hücreleri aracığılı ile nasıl kendileri için kullanıp yılda 300 milyon dolarlık gelir elde ettiğini ortaya koyuyordu.

Haşimi, İran’a yakın Şii milis grupların devlet karşıtı tutumlarını eleştiriyor ve mezhepler üstü bağımsız bir hükümet görüşünü savunuyordu.

Arkadaşları, Haşimi’nin İran destekli Şii gruplar tarafından defalarca tehdit edildiğini ve suikastın Hizbullah Tugayları’nın işlediği konusunda hemfikir

Biden ziyareti öncesi yapılması dikkat çekti 

Hişam el-Haşimi’nin katillerinin Kazim’nin ABD ziyareti öncesi olması dikkat çekti. Kazimi’nin 26 Temmuz günü Beyaz Saray’da Biden tarafından ağırlanacağı açıklandı. İki olayın peşpeşe gelmesi ise dikkat çekti.

Pavel  Talabani ile Lahor  Cengi çatışmasında bilinmeyen bazı yönler? 

Pavel  Talabani ile Lahor  Cengi çatışmasında bilinmeyen bazı yönler?  Dabaşan, Hero İbrahim, YNK, Kongre, İran, şii, Kubat Kurdistan Bölgesel Hükümeti,

Güney Kürdistan’da şu anda en sıcak gündem, kuşkusuz ki Lahor  Şeyh Cengi’nin etkisizleştirilmesi ve Süleymaniye’deki güvenlik kurumlarındaki yandaşlarının Mam Celal’in oğlu Pavel  Talabani tarafından devre dışı bırakılması konusudur. Konu o denli hassas ki bazı siyasi gözlemciler KYB’nin iki eş başkanı arasındaki bu sorunların devam etmesi halinde silahlı çatışmaya kadar gidebileceği düşünüyorlar. Daha iyimser olanlar ise sorunun bittiğini ve Pavel Talabani’nin her şeyi kontrol altına aldığını düşünüyor.

Sorunlar YNK kongresi ile başladı

Sorun çok eski. KYB kongresinin bittiği gün, her iki kuzen arasında sorunlar yaşanmaya başlamıştı. Pavel Talabani kendisini babası Mam Celal’in mirasçısı olarak görüyordu. Ancak kuzeni Lahor Cengi Kongrede daha fazla oy aldı. Lahor kongrede oy almak için bir sürü dümen çevirmişti. Örneğin bazı kongre üyelerine para vermişti, bazılarını ölümle tehdit etmişti.  Bazılarına da partide ve idari işlerde rütbe verme vaadi ile yanına çekmişti.

Porna video ile şantaj

Birde porna videolar meselesi vardı. Lahor Cengi’nin Süleymaniye’deki pek çok otel ve barın sahibi olduğu biliniyor. Lahor İran’dan buraya genç ve güzel kadınları getiriyor.  YNK cephesindeki peşmerge, asayiş ve diğer yetkililerin gittiği mekanlara yerleştiriyordu. Bu kızların pek çoğu evler hazırlanmıştı. Evlere ise gizli kamera yerleştirilmişti, telefon görüşmeler kaydediliyordu. Böylelikle pek çok sorumlu kişisel zaaflarının kurbanı oldu. Lahor’u eleştirmek ve bir talebini yerine getirmemek için attıkları ilk adımta videolar karşılarına çıktı. Özellikle de asayiş ve medya içindeki pek çok kişi aynı uygulamaya maruz kaldı. Lahor Cengi’nin şantajlarına boyun eğdi.

Böylece Lahor kongre çoğunluğunun üyelerini alabilmişti. Ancak mevcut tartışmaların ana nedeni bu değildi. Peki, ana sebep nedir?

Pavel Talabani zehirlendi mi? 

Darka Mazi bu gündeme ilişkin bazı özel bilgilere ulaştı, buna göre; bir ay önce Pavel Talabani hastalandı ve hastaneye kaldırıldı, hastanede yaptığı testlerin sonuçlarına göre zehirlendiği tespit edildi. Zehir öldürücü değildi fakat Pavel Talabani’yi çalışmadan uzak tutacak kadar etkiliydi.

Pavel bu durumu titizlikle araştırmaya başlıyor. Vardığı sonuç onun bu gün yaptığı operasyonun kodlarını barındırıyordu. Korumalarından birinin Lahor Cengi’nin emiri ile yemeğine zehir kattığı ortaya çıkıtı. Bu işin bir yanı. Öte yandan çok sayıda KYB yetkilisi Pavel Talabani’ye giderek, “Lahor ‘un KYB istihbarat teşkilatı Zanyari’yi kullanarak haklarında ahlaksızca videolar hazırlattığı ve sorumluların çocuklarını uyuşturucu kullanmaya teşvik ettiği daha sonra bunları şantaj malzemesi olarak sorumlulara karşı kullandığını…”  gibi şikâyetlerde bulundular. Pavel Talabani bu şikâyetlerin altında da YNK’nin ele geçirilmesi ve kendisine yakın isimlerin tasfiyesini gördü.

Dabaşan’da bir ajan 
Talabani ailesinin yaşadığı Dabaşan’da ki evlerinde ki çalışanlarından birinin davaranışları dikkat çekiciydi. Bu kişi Hero Talabani’nin emri ile tutuklandı. Daha sonra bu kişi Lahor Cengi için çalıştığını, ses kaydettiğini, gelen gidenlerin listesini tuttuğunu itiraf etti. Ajan meselesî ve Pavel Talabani’nin zehirlendiği olay birleştirilince her şey artık netleşmiş oldu. Bu ajan konusunu YNK’nin resmi medyasında açıklandı. Fakat zehirlenme meselesi hala gizlenen bir konu.

Lahor Cengi’nin Kürdistan Bölgesel Yönetimine düşmanlığı da ayrı bir sorundu. Özellikle Kubat Talabani bu durumdan oldukça rahatsızdı.  Süleymaniye’nin iç gelirlerine Lahor Cengi tarafından el konması ve hükümete aktarılmasının engellenmesi beraberinde başka sorunları da getiriyordu.   Lahor Cengi’nin özellikle İran sınırındaki gümrük kapılarında yaptığı İlaç ve petrol kaçakçılığı Süleymaniye sokaklarında çocukların konuştuğu bir konu haline gelmişti. Pavel Talabani’nin bu denli hiçleştirilmesi ve Lahor Cengi’nin mafyavari yöntemleri kabul edilemez düzeye gelmişti.

Bıçak kemiğe dayandı? 

Artık bıçak kemiğe dayanmıştır sadece Pavel Talabaniye kalan Lahor Cengi’ye karşı bir hamle geliştirmektir. Sonunda Pavel, askeri güç kullanarak aniden KYB istihbarat teşkilatına baskın düzenliyor ve bazı yetkililerini gözaltına alıyor. Pavel ’ın güçleri Ala Talabani’nin kardeşi Muhammed Talabani’yi ve Lahor ’un yeğeni Renc’i yani KYB’nin en üst düzey iki istihbarat yetkilisini tutukluyor, istihbarat teşkilatında KYB yetkililerine karşı kullanılmak üzere hazırlanmış olan şantaj videolarına el koyuyor. Aynı esnada, Lahor ’un yeğeni Renc’in odasında yapılan aramada bir kutu zehir ele geçiriliyor. Daha sonra Pavel  Talabani, Lahor ’un şirketi Kunsul’un ofisine bir güç göndererek 10 milyon dolara el koyuyor.

Pavel Talabani ve çevresi attıkları adımdan geri dönmediler. Lahor Cengi’nin bir araya gelme taleplerinin tümü red ediliyor. Pavel Talabani aslında basına yansımayan küçük görünen ama önemli başka pek çok değişiklik daha yapıyorlar.

Pavel  iç güvenlik güçlerinin görevlilerini değiştirerek yeni sorumlular atadı. Lahor ’u tahtan indirerek, KYB’nin eş başkanlık sistemini lağvedip kendini KYB’nin başkanı ilan etti.

Şu ana kadarda karışıklık devam ediyor. Dün akşam Pavel  Talabani komutasındaki bir güvenlik gücü Lahor Cengi’ye ait “IPLUS” TV kanalını basarak, bu kanalın tüm çalışanları evlerine gönderiliyor ve teknik cihazları kırılıyor bir bölümünü de beraberlerinde götürüyorlar.

Görünen o ki gerginlik burada bitmeyecek. Lahor Talabani sırıtını dayadığı daha doğrusu paramiliter gücü gibi hareket ettiği güçlerin yardımını isteyecek. Çünkü Lahor Cengi hem YNK’nin yurtever kanadına hem de Kürdistan Bölge yönetimine karşı kullanılan bir sopa gibiydi. Eğer dış güçler müdahale ederse olay büyüyecektir. Sonuçlarını hep birlikte göreceğiz.

Kasımlo’nun şehit edilmesinin üzerinden 32 yıl geçti

Kasımlo’nun şehit edilmesinin üzerinden 32 yıl geçti Paris, HDK, İran İstihbaratı,

 Rojhılatlı Kürt lider Abdurrahman Kasımlo’nun 13 Temmuz 1989 yılında Viyana’da İran devleti tarafından şehit edilmesinin üzerinden 32 yıl geçti.

İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ) Genel Sekreteri Abdurrahman Kasımlo, 13 Temmuz 1989’da İranlı Hükümet yetkilileri ile görüşme yapmak üzere gittiği Avusturya’nın başkenti Viyana’da, İran ajanları tarafından barış masasında öldürüldü.

Doğu Kürdistan partileri, sivil toplum örgütleri yayınladıkları mesajda Avusturya’nın başkenti Viyana’da katledilen Kürdistan Demokrat Partisi (PDK-İ) Genel Sekreteri Abdurrahman Qasimlo’nun dosyasının yeniden açılması talebinde bulundu.

Öte yandan Dr. Qasimlo ve arkadaşlarının katledilmesinin yıldönümünde PDK-İ Genel Sekreteri Mustafa Hicrî ve İnsan Hakları Örgütü Hengaw birer mesaj yayınladı. Hengaw mesajında Dr. Qasimlo cinayetinin aydınlatılması çağrısı yaptı.

Abdurrahman Kasımlo kimdir?

1930’da Rojhılat’ın Urmiye kentinde dünyaya geldi.

1945’te Kürdistan Demokrat Gençleri Birliği’ne üye oldu.

1948’de eğitim için Fransa’ya gitti ve burada Kamuran Bedirhan’la tanıştı.

Kısa bir süre sonra ekonomi öğrenimini yapmak üzere Çekoslovakya’nın başkenti Prag’a gitti.

Rojhilat’a dönerek siyasi faaliyetlere katıldı.

1961-1976 yılları arasında Prag Ekonomi Fakültesi’nde öğretim üyeliği yaptı.

11 Mart 1970’te Mele Mustafa Barzani ile Saddam arasında imzalanan Kürtlere otonomi öngören anlaşmanın yarattığı barış ortamında Bağdat’a yerleşti ve orada Devlet Planlama Müdürlüğü görevine getirildi.

1970 yılında KDPİ’nin Merkez Komitesi üyesi, 1973’te KDPİ’nin Genel Sekreterliğine seçildi.

Kürtlere karşı savaşın yeniden başlatıldığı 1974 baharında Bağdat’tan ayrılıp yeniden Prag’a yerleşti.

Fransa’daki dostlarının davetiyle 1976’da Paris’e yerleşti ve Doğu Dilleri Ulusal Enstitüsü’nde Kürt dili ve edebiyatı öğretim görevlisi oldu.

Görevinin yanında yaklaşan İran Devriminin hazırlıkları için partisini yeniden düzenledi ve 1978 sonbaharında gizlice Rojhılat’a döndü.

1979-1989 arasında İran Kürt hareketinin en önde gelen liderleri arasında yer aldı.

Türkçe de dahil 6 yabancı dil bilen Kürt lider, 13 Temmuz 1989 yılında İranlı Hükümet yetkilileri ile barış görüşmesi yapmak üzere gittiği Avusturya’nın başkenti Viyana’da, İran ajanlarınca barış masasında öldürüldü.

Dr. Kasimlo’nun “Kürtler ve Kürdistan” adında çeşitli dillere çevrilmiş bir araştırma kitabı ile çok sayıda bilimsel araştırma ve incelemede imzası bulunuyor.

20 Temmuz günü, Paris’te düzenlenen bir törenle, Pere Lachaise Devrim Şehitleri Mezarlığı’nda toprağa verildi.

THİV Raporu: İşkence gören en küçük çocuk 3 yaşında, işkence gören çocukların tamamının ana dili Kürtçe

THİV Raporu: İşkence gören en küçük çocuk 3 yaşında, işkence gören çocukların tamamının ana dili Kürtçe

 Türkiye İnsan Hakları Vakfı, 2020 yılında kuruma başvuran 605 kişiyi baz alarak hazırladığı 2020 Yılı Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri Raporu’nu yayınladı.

TİHV, 2020 Yılı Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezleri Raporu‘nu yayınladıişkence ve kötü muamelenin boyutunu gözler önüne serdi. Raporda, işkence ve kötü muamele gördüğü gerekçesiyle TİHV’e başvuranların yaşının 5-70 arasında değiştiği belirtildi.

Rapora göre, 2020’de işkence gören her 10 kişiden en az dördü (yüzde 40,7) cinsel işkenceye maruz kaldığını ifade etti. 572 kişi işkence ve diğer kötü muameleler nedeniyle, iki kişi işkence ve diğer kötü muamele dışında kalan ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle, 31 kişi ise işkence görenin yakını olarak TİHV’e tedavi, rehabilitasyon ve belgeleme talebiyle başvurdu. Başvuruların 12’sinde yaşanan veya tanık olunan işkence sürecinin ülke dışında gerçekleştiği tespit edildi.

Yüzde 62 erkek

Birgün’den Mustafa Bildircin’in haberine göre, başvuruda bulunanların yüzde 62,5’ini erkekler, 36,5’ini kadınlar, yüzde 1’ini LGBTİ+’lar oluşturdu. İşkence gören başvuruların yüzde 3,4’ünü 18 yaş altı oluşturdu.

TİHV’e 2020 yılında başvuran ve işkence gören 562 kişinin 507’si siyasi düşünce, kimlik veya eylemleri nedeniyle gözaltına alındıklarını belirtti. Raporda, Koronavirüs yasaklarına rağmen açık alan ve sokaktan gözaltına alınan başvuru oranının geçen yıla göre yüzde 61’e yükseldiği vurgulandı.

En çok işkence sokaklarda görüldü

Rapordaki diğer bir çarpıcı tespit ise TİHV’e başvuranların birden çok mekanda işkence görmeleri oldu. En çok işkence uygulanan alanlar, sokak ve açık alanların ardından, araçlar, emniyet müdürlükleri ve karakollar oldu.

Her dört kişiden biri öğrenci

Rapor, insan hakları ihlalleri ile Kürt sorunu arasındaki ilişkiyi ortaya seren veriler de sundu. Buna göre Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesi doğumlular, Türkiye nüfusunun yüzde 24,6’sını oluştururken işkenceye maruz kalanlar içinde bu bölgede doğanların oranı yüzde 62,6 oldu. İşkence nedeniyle TİHV’e başvuran her dört kişiden birinin halen öğrenci olması da dikkat çekti.

İşkenceye maruz kalan en küçük yaş 3

Rapora göre işkence gören 20 çocuğun işkence gördükleri tarihteki yaş ortalaması 10 olurken işkence gören en küçük çocuğun yaşının 3 olduğu tespit edildi. Etnik ve siyasi nedenlerle işkence gördüğünü belirten çocukların tamamının anadilinin Kürtçe olduğu, sokağa çıkma yasakları sonrası Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgesinde işkence fiiline maruz kaldıkları belirlendi.

Adli hekim şikayetleri

Raporda, başvurucuların adli muayene sırasında yaşadıklarını kaydettiği ihlaller anlatılmıştı. Raporda ihlallere ilişkin şunlar sıralandı:

-101 başvuru adli muayene sırasında kolluğun dışarı çıkarılmadığını,

-129 başvuru adli hekimin yakınmalarını dinlemediğini,

-68 başvuru adli hekimin öykü almadığını,

-195 başvuru adli hekimin gerektiği gibi muayene etmediğini,

-173 başvuru adli hekimin yakınmalara göre muayene etmediğini belirtti.

YNK’de sular duruluyor mu?

YNK'de sular duruluyor mu?Kosret Resul, Cabbar Yaver, Berhem Salihy, Kubat Talabani,Lahor Cengi, Bafel Talabani, Ala Talabani, Süleymaniye Zanyari, Peşmerge Bakanlığı, Kürdistan Bölgesi Güvenlik Ajansı,

YNK içerisinde Eş Başkan Pavel Talabani’nin Süleymaniye’de İstihbarat Birimi Kurumu (Zanyari) ve Terörle Mücadele sorumlularının değiştirmesi üzerine patlak veren krizin aşıldığı iddia edildi.

YNK’ye bağlı medya organlarında yer alan habere göre, Qubat Talabani’nin başkanlığında Süleymaniye’nin Dabaşan beldesinde, üst düzey güvenlik toplantısı düzenlendi. Yeni düzenlemeler yapıldı.

Zanyarî(istihbarat) Kurumu’nun başına Pavel Talabani’nin önerdiği Ejî Emînî resmi olarak atandı.

Başbakan Yardımcıs Qubat Talabani başkanlığında gerçekleşen toplantıya, Peşmerge Bakanı, Asayiş Genel Müdürü, İçişleri Bakanlığı Sözcüsü, Süleymaniye Asayiş Müdürü, Süleymaniye Emniyet Müdürü ve Süleymani Güvenlik Tugayı Komutanı katıldı.

Neler olmuştu?

Süleymaniye’de İstihbarat Birimi Kurumu (Zanyari) ve Terörle Mücadele Birimi sorumluların görevden alınması Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) eşbaşkanları arasında krize neden olmuştu.

Kürdistan Bölgesi Güvenlik Ajansı’na bağlı İstihbarat Kurumu’nun (Zanyari) sorumluluğunu KYB’nin Bağdat Parlamentosu Grup Başkanı Ala Talabani’nin kardeşi Muhammed Tahsin Talabani vekaleten yürütüyordu. Kürdistan Bölgesi Güvenlik Ajansı’nın onayı olmadan vekaleten yürütülen görev için asaleten bir atama yapılması önerisinde bulunulmuştu.

KYB Eş Başkanı Bafıl Talabani, Zanyari kurumu müdürlüğüne, Kürdistan Bölgesi Güvenlik Ajansı’na bağlı terörle mücadele biriminde görevli komutanlardan Eji Emin’in adını sunmuştu.

Süleymaniye’deki bir diğer kritik değişiklik ise KYB Eşbaşakanı Lahur Şeyh Cengi Talabani’nin kardeşi Polad Şeyh Cengi’nin sorumluluğunu yaptığı Terörle Mücadele Birimi’nde gerçekleştirildi.

Bafıl Talabani, Terörle Mücadele Birimi Müdürlüğü’ne de üst düzey komutanlardan Wahab Halepçeyi’yi atamıştı.

KYB Eşbaşkanları arasında krize neden olan değişikliklerin ardından Perşembe günü öğlen saatlerinde taraflara bağlı güçler Süleymaniye’de harekete geçmişti. Lahur Şeyh Cengi, söz konusu atamalara itiraz etmişti.

KYB Siyasi Yüksek Kurulu Başkanı Kosret Resul ve Kürdistan Bölgesi Başkan Yardımcısı Şeyh Cafer de devreye girmiş silahlı güçlerini Zanyari bürosuna göndererek değişikliğin yerine gelmesini istemişlerdi. Irak Cumhurbaşkanı Berhem Salih ise özel bir uçakla Süleymaniye’ye gelerek sorunun hal edilmisini istemişti.

Erdoğan’ın Diyarbakır’da ki “çözüm süreci” açıklaması için kimler ne söyledi?

Erdoğan'ın Diyarbakır'da ki "çözüm süreci" açıklaması için kimler ne söyledi? vahad çoşkun, ebru Günay, Abdurrahman Kurt, Çözüm süreci,

Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden Akademisyen Vahap Coşkun, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Diyarbakır’da dün yaptığı konuşmada “Çözüm sürecini biz bitirmedik” sözlerinin çözüm sürecine sahip çıkmak anlamına geldiğini söyledi. Coşkun, “Bu Kürt seçmene verilmiş bir mesaj. Ama çok geç ve çok az bir açıklama bence. İktidarın kullandığı dil bazen o kadar sertleşti ki, HDP karşıtlığından çıkıp bir nevi Kürt karşıtlığına döndü. Son beş yıldır izlenen siyaset, AK Parti’nin Kürt seçmeninde bir duygusal yıkıma sebebiyet verdi. Bunun bir açıklamayla giderilmesi son derece güç” dedi.

Erdoğan dün Diyarbakır’da yaptığı konuşmada “Diyarbakır annelerinin yüreklerini kimlerin yaktığını da gayet iyi biliyorsunuz. Sizler başkalarının evlatlarını dağa ölüme gönderenlerin kendi evlatlarını yurt dışında nasıl ihtimamla büyüttüklerini yaşattıklarını da gayet iyi biliyorsunuz.” ifadeleriyle isim vermeden PKK ve HDP’yi suçladı.

2002’de göreve geldikten sonra olağanüstü hal uygulamasını kaldırdıklarını belirten Erdoğan, “Kürt sorunu” ifadesini kullanmadı ancak sorunun çözümü için çabaladıklarını söyledi; çözümsüzlük için HDP’yi eleştirdi.

“Çözüm süreci Kürtler için çok değerliydi”

BBC Türkçe’den Ece Göksedef’in haberine göre; Kürt sorununa çözüm çalışmalarını yıllardır yakından takip eden akademisyen Vahap Coşkun’a göre bu tutum, çözüm sürecine sahip çıkmak anlamına geliyor: “2105’ten beri izlenen bir siyaset var AK Parti ve MHP ortaklığında. Demokratik çözümü askıya alan ve tamamıyla güvenlikçi bir bakışa odaklanan bir siyaset. Bu Kürtler arasında ciddi bir tepki çekiyor. Yapılan araştırmalar AKP’nin kendi Kürt seçmenleri arasında oy kaybetme oranının daha yüksek olduğunu gösteriyor.

Çözüm süreci Kürtler için çok değerliydi. Belki son beş yıl içinde ilk defa Cumhurbaşkanı Erdoğan, çözüm sürecini sahiplenen bir ifade kullandı. Doğru bir ifade kullandı, bu rahatsızlığın AK Parti’nin yönetim kadroları tarafından da görüldüğünü göstermesi açısından önemli. Bu Kürt seçmene verilmiş bir mesaj. Ama çok geç ve çok az bir açıklama bence. İktidarın kullandığı dil bazen o kadar sertleşti ki, HDP karşıtlığından çıkıp bir nevi Kürt karşıtlığına döndü. Son beş yıldır izlenen siyaset, AK Parti’nin Kürt seçmeninde bir duygusal yıkıma sebebiyet verdi. Bunun bir açıklamayla giderilmesi son derece güç.”

HDP Sözcüsü Günay: Çözüm sürecini bozan Erdoğan’ın kendisidir

“Şimdi geriye dönüp 20 yıllık muhasebeyi yapalım” diyerek çözüm sürecini “samimi şekilde başlattıklarını” savunan Erdoğan sürecin sona ermesinden HDP’yi sorumlu tuttu: “Baldıran zehri de olsa, bu meydanda söyledim, içeriz dedim. Samimiyetle başlattığımız bir süreci bunlar provoke ettiler, zehirlediler, istismar ettiler ve sonunda tamamen yıktılar…Küresel emperyalizmin ülkemizde yaklaşık bir buçuk asırdır kaşıdığı bir yarayı kapatmak için çözüm sürecini biz başlattık. Ama çözüm sürecini sonlandıran biz olamadık, çünkü çözüm sürecini bunların kötü niyeti, gizli gündemleri sonlandırdı.”

AKP eski Diyarbakır milletvekili ve son kongrede Merkez Karar ve Yürütme Kurulu’na (MKYK) giren Abdurrahman Kurt, değerlendirmede, “İlk defa bu kadar net bir şekilde çözüm sürecinde yaptıklarının arkasında olduğunu ama bu sürece ihanet edildiğini, bu ihanetin neticesinde maalesef ölümlerin bu hale geldiğini ifade etmesi çok önemliydi. Hep süreci bozup bozulmayı AK Parti’ye yükleyelim siyaseti içinde oldular” dedi.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) ise bu görüşe itiraz ediyor. BBC Türkçe’ye konuşan HDP Mardin Milletvekili ve Parti Sözcüsü Ebru Günay, “Dünyanın gözü önünde Dolmabahçe Mutabakatı imzalandı. Kendi görevlendirdiği arkadaşları vardı. Ama sonra ben Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımıyorum dedi. Aslında o çözüm sürecini bozan, art niyetlice hesaplar yapan Erdoğan’ın kendisidir. Derdinin Kürt sorununu çözmek değil iktidarını devam ettirmek olduğunu kendisi söylemiş oldu.” diyerek sürecin bitmesinden Erdoğan’ı sorumlu tutuyor.

Erdoğan’ın çözüm sürecinin bitişiyle ilgili Kobani olaylarını örnek vermesi için de Günay, şu yanıtı verdi: “Barbar IŞİD’e karşı dünya Kürtlerin yanında oldu. IŞİD’den yana tavrını koyan tek lider Erdoğan, Kobani’den sonra da aylarca görüşmeler devam etti. Hâlâ da aslında bu konudaki düşmanlığı devam ediyor, partimize yönelik Kobani yargılaması bunun en somut örneklerinden biriydi.”

AKP MKYK üyesi Kurt: PKK ile yeni bir süreç anlamına gelmez

AKP MKYK üyesi Abdurrahman Kurt, Erdoğan’ın sözlerinin “PKK’yla yeni bir çözüm süreci anlamına gelmediğini” söyledi:

“PKK’nın şu anda yapması gereken tek şey silah bırakmasıdır. Demokratikleşme süreci her alanda zaten devam edecek bir süreçtir demek istiyor Sayın Cumhurbaşkanı. Demokratik açılım süreçleri dediğimiz süreçler vardı zaten, bunun içinde PKK yoktu. Çözüm sürecinde PKK’ya bir şans verildi, silah bırakmak istediğini söyleyince onlar. Ama maalesef bunu yapmadılar. PKK artık o şansı kaybetti, barış iradesinin olmadığını ortaya koydu bu süreç. Terör örgütleriyle ilintili hiçbir yapıyla bu süreçler artık konuşulmaz.”

Bu konuda HDP Sözcüsü Günay da, “Söylediği sözlerin bir karşılığı ve inandırıcılığı yok” diyor: “Erdoğan, Kürt sorununu çözmek değil Kürtlere düşmanlık yapmak üzerinden bir yerde konumlandırıyor kendisini siyaseten. Ana diline, kültürüne her gün sistematik bir saldırının olduğu yerden duruyor. Atadığı kayyumların ilk yaptığı iş belediyelerdeki Kürtçe tabelaları indirmek oldu. Kürt sorununu düşünmezsen yoktur dediği yerde duruyor hâlâ.”

Günay ise, “Çözüm sürecine sahip çıkıyorum algısı yaratarak sürece sahip çıkılmaz. Bunun gerekleri var” diyor: “Bu iktidar her sıkıştığında, her zora girdiğinde bu çeşit manipülasyonlarla Kürtleri kandırabileceğini düşünüyor. Ama gerçek ve hakikat bu değil, bu bir sıkışmışlığın sonucu. Kürtler kendi hayatlarına somut olarak değdiği zaman bunun farkına varırlar. Esas olan bunun pratikte karşılık bulması lazım, Kürtlerin sözlere karnı tok.”