Rudaw Musul, Kerkük ve Selahaddin Eyaletlerinin nasıl Şiileştirildiğini yazdı

Rudaw Musul, Kerkük ve Selahaddin Eyaletlerinin nasıl Şiileştirildiğini yazdı

Kürdistan Bölgesinin başkenti Hewler’de yayın yapan Rudaw Şiilerin Irak’taki egemenliklerini genişletmelerini ve bunun Sünniler üzerindeki etkisini inceleyen özel bir haber hazırladı. Yayınlanan özel dosyada Şiilerin Kendi aralarındaki askeri, dini ve ekonomik işbirliği ile uyguladıkları yayılma politikası işleniyor.  Musul, Kerkük, Diyala ve Selahattin Eyaletinin tümündeki Şii hegemonyasının amacı hakkında bilgiler veriliyor: Continue reading “Rudaw Musul, Kerkük ve Selahaddin Eyaletlerinin nasıl Şiileştirildiğini yazdı”

Roboski’yi fail meçhul yapan sürece nasıl gidildi?

Roboski’yi fail meçhul yapan sürece nasıl gidildi? AKP, PKK; KCK HDP; Meral Danış Beştaş, AYM, AHİM, MİT, Genel Kurmay Başkanlığı, ŞIrnak Barosu, Barzani, İdris Naim Şahin, Gülyazı köyü, Bejeeh, Uludere, kaçakçılık, Emine Erdoğan, Abdullah Öcalan, İmralı, Selahattin Demirtaş,

9’uncu yıl dönümünde Roboski hala kanayan bir yara olarak duruyor. Roboski yaşandığı zaman bir yazar “unutursak kalbimiz kurusun” demişti. Kürtler Roboski’yi unutmadı fakat Roboski Kürtlerin eli ile bir faili meçhule dönüştürüldü. Asıl “kalbimizi kurutanda” budur.

Roboski’de ki süreç nasıl gelişti? İmralı’nın rolü neydi? HDP’nin rolü neydi?  Sizler için derledik.

Katır sırtında 34 cenaze

Uludere’nin Roboski köyünde 28 Aralık gecesi saat 21.39’da başlayan ve 46 dakika süren bir hava bombardımanı yapıldı.  Vurulanlar sınır üstünde ekmek parası kazanmak için kaçakçılık yapan köylülerdi. Hava saldırısında 34 kişi hayatını kaybetti. Bunlardan 19’u 18 yaşından küçüktü.  Köylüler bir yaralının haber vermesi üzerine gidip cenazeleri kendi aldı. Türk basını ise Cumhurbaşkanlığı sitesi resmi olarak açıklama yapmayana değin olayı görmezden geldi.

Roboski’yi vurma kararını kim verdi?

Roboski olayını gerçekte nasıl olduğu hala netleşmemiştir. AKP Roboski vurulduğu yıl devletin kurumlarına hakim değildi. Durum bu günkünden farklıydı. Kemalistler, Fethullahcılar ve AKP arasında bir iktidar savaşı vardı. Tarafların karşılıklı komplosu muydu sorusunun cevabı hala tam verilemiyor.  Zamanın İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin o dönem “MİT’ten gelen not ve telefonda oradan önemli birinin geçeceği bilgisi gelmişti” dedi. Fakat MİT bunu ret etti.

Olayın oluş biçiminden çok önemli olan Kürtleri öldürmenin bu denli kolay bir kararla alına biliyor olması idi. Ayrıca her ne olursa olsun Türkiye içindeki iktidar klikleri olayın vahameti karşısında Kemalisti, Cemaatçisi, AKP’lisi bir olup devlet aklının verdiği karara göre davrandılar. Olayı el birliği ile örtbas ettiler.

 Barzani tazminat meselesi için devreye girdi

Devletin ilk önceliği Roboskili mağdur ailelerin tepkilerini engellemek ve onları etkisiz hale getirmekti. Aileleri susturmak için tazminat gündeme getirildi. Devlet kişi başına 123 bin TL tazminat vereceğini söyledi ve bu tazminatlar Şırnak Valiliğine gönderildi. Aileler zaten yoksuldu birkaç kişi verilen tazminatı almak istedi. Dönemin Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesut Barzani kendi bir temsilcisi aracılığı ile ilk günden beri Roboskili aileler ile ilişkiliydi. Ailelere devletin vereceği tazminatı kendisinin ödeyeceğini söyledi. Devletin kan parası oyunu suya düşmüştü. Kürtler kendi arasında mağduriyetlerini hal ettiler.

Erdoğan’ın Roboskili aileler ile görüşme istemi

Roboski meselesine halkın tepkisi dinmiyordu. Olayın ilk günü Uludere kaymakamı olay yerinden kovulmuştu. Erdoğan kendisi gidemeyeceğini bildiği için eşi Emine Erdoğan’ı gönderdi. Emine Erdoğan’da direk Roboski’ye değil yakın bir köy olan Bijeh (Gülyazı) köyüne gide bildi.

Yıl 2013’ü gösterdiğinde Erdoğan hala devlet içinde tümden hakimiyet sağlayamamıştı. İçte pek çok muhalif kesim vardı. Güç toplamaya ihtiyacı vardı. Erdoğan’ın ve ekibinin bir can simidine ihtiyacı vardı. İşte tam o dönemde birçok can simidi İmralı’dan Erdoğan’a atıldı. Roboskili aileler ile görüşme ayarlanması da işte o olaylardan biriydi. Abdullah Öcalan Mart ayında İmralı’ya gelen HDP Heyetindeki Demirtaş’a şunları söyleyecekti: Madem bir barışma sürecinden bahsediyoruz o zaman genel bir barışın prototipi olarak Roboskili aileler ile AKP’yi bir araya getirip uzlaşma sağlaya bilirsiniz. Anladığım kadarıyla Roboski meselesi AKP’yi çok zorluyor. Bunun diğer failli meçhuller, kirli olaylarla anılması daha doğru olur.”

Roboski ne zaman faili meçhul oldu?

Abdullah Öcalan’ın bu sözlerinden 4 ay sonra Erdoğan Şırnak’ta ki bir iftar yemeğine Roboskili aileleri davet etti. Aileler gitmek istemedikleri halde Demirtaş’ın ayarlaması ve ısrarı ile görüşmeye gittiler. Erdoğan böylelikle toplumda sorunu çözmek isteyen bir imaj yaratmış oldu.
Abdullah Öcalan’ın o dönem AKP’ye attığı tek can simidi Roboski değildi. Sakine Cansız olayında da Abdullah Öcalan “Hakan Fidan’ın olaydan haberi olduğunu sanmıyorum” diyecek gladyonun Avrupa ayağı diyerek yine Türk devletini aklayacaktı. Böylelikle Kürt halkının tepkisini törpüleyecekti. Elbette ki bunlar sadece basına yansıyanlar. Elbette ki Roboski üzerinde daha büyük bir pazarlık yapıldı.

Ağları yırtan bir gole gerek yoktur

Roboski meselesi çok büyük olaydı. Türk devlet yetkililerinin uluslararası mahkemelerde insanlığa karşı savaş suçundan yargılanmasına kadar gide bilirdi mesele. Türk devlet sistemini sarsa bilirdi. Fakat öyle olmadı PKK olayın uluslararası sisteme yansımasını engelledi. Bunu da HDP eli ile yaptı.

Bu ilk kez yapılan bir şey değildi. Daha öncede HDP’nin AKPM üyesi Ertuğrul Kürkçü “Türkiye’nin AB tarafından izleme sürecine alınmasını HDP engelledi” demiş ve şöyle eklemişti “Biz ağları yırtan gollerin peşinde değiliz. Mesele, barışçıl ve demokratik çözümün kapısının açılması”. Roboski’de aynen böyle olmuştu. Türkiye devletinin ağlarını yırtılmasına gerek yoktu.

Belgeler neden tamamlanmadı

Roboski’nin mahkeme sürecinden diskalifiye olmasının adımları bir karar doğrultusunda devam etti.

Roboski gibi önemli bir davada ve yüzlerce avukat davayı üslenmişken davada her belgelerin eksikliği gibi nedenlerle davalar ret edildi. Türkiye’de AYM yine Avrupa’da AHİM’e giden belgeler hep eksik çıktı ve mahkemelerin uyarısına rağmen belgeler tamamlanmadı. Bu durumu sadece teknik bir hata olarak görmek yanlıştır. Bu iyi niyetli bile olsa bir suçtur. HDP yöneticilerinden Ayhan Bilgen bile 28 Kasım 2018 tarihinde bu durumun kabul edilemez olduğunu söyleyerek partisindeki sözcülük ve MK üyeliği görevlerinden istifa etti.

HDP ise kurumsal olarak olaya ciddi bir tepki göstermedi. HDP Hukuk Komisyonu sorumlusu ve parlamenter Meral Danış Beştaş olaya herhangi bir vatandaş gibi sosyal medyadan tepki gösterip başkalarını suçladı.

Ve davanın AHİM’de ret edilmesine yol açan Şırnak Barosu, HDP Hukuk Komisyonu sorumlusu Meral Danış Beştaş, Olayla ilgilenen avukatların Roboski davasındaki sorumluluğu Roboski katliamını yapanlarınki kadar ağırdır. Ve bu süreç İmralı’da başlamış bile olsa bu insanlar bu sürece dahil olmuşlardır. Suçluları aklamışlardır.

Roboski hala kanayan yara

Roboski Türk devletinin Kürtlere bakışının özetidir. Roboski olayı tek başına bile Kürt halkının sömürge bir halk olduğunu ispatlaya bilir. Türk devletinin sağcısı ile solcusu ile Kürtlere karşı aynı tutumu göstere bileceğini gösterir.

Ayrıca Roboski olayı Kuzey Kürdistan’daki Kürt siyasi aktörlerin devletle ilişkilerini dek başına ispatlaya bilir. Roboski olayı Kuzeyde ki Kürt siyasetinin yeniden kurgulanması gerektiğini var olan kurgunun Türk devletinin yedeğinde olduğunu gösterir.
Ayrıca Roboski şunu da ispatlar Kürt halkı Roboskiyi unutmamıştır, Kürt halkı öncülerine rağmen daha radikal ve Kürdistanidir.

Rus Devlet Haber Ajansı RİA Novosti: Erdoğan için hesap verme zamanı geldi

Rus Devlet Haber Ajansı RİA Novosti: Erdoğan için hesap verme zamanı geldi

 ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı CAATSA yaptırımları, Rus basınında da detaylı haber analizlerle değerlendiriliyor.

Rus Devlet Haber Ajansı RİA Novosti yazarlarından İrina Alksnis, Türkiye’ye yönelik uygulanan S-400 yaptırımlarını ‘Erdoğan için hesap verme zamanı geldi’ başlıklı makalesinde değerlendirdi.

Türkiye ve Erdoğan yönetiminin, uzun yıllardır bir züccaciye dükkanına girmiş filin zarafeti ile dış politikada hareket ettiğini, böyle bir yaklaşımın tehlikesi ve öngörüsüzlüğü hakkındaki uyarıları görmezden geldiğini belirterek, şimdi Erdoğan’ın tüm bunlar için hesap verme zamanının geldiğini vurguladı.

ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı yaptırımların ardından Vladimir Putin’in, düzenlediği büyük basın toplantısında Rusya-Türkiye ilişkileri hakkında yaptığı açıklamaları ve mevcut anlaşmazlıklara dikkat çekerek, Erdoğan’ı överek “sözünü tutan” ve “kuyruğunu sallamayan” bir adam olarak nitelendirdiği sözlerini de değerlendiren Rus yazar, Putin’in açıklamalarından Türk liderliğine yardım eli uzatmaya istekli olduğu yorumunu çıkarmanın çok zor olduğunu vurguladı.

Ankara’nın içinde bulunduğu durumdan çıkmanın yollarınından birisinin, ‘Türkiye’nin her şeyden bağımsız bir politika izleyecek ve büyük güçlerin çıkarları arasında denge kurma yeteneğini azaltacak bir adımı kabul ederek Batı’dan uzaklaşıp Rusya ile bağlarını güçlendirme yolunda bir adım daha atmak olacak. ‘Ancak bu durumda yapılacak hiç bir şey yok. Ankara için yapılan yanlış politikaların hesabının verme zamanının geldi.’ yorumunda bulunuyor.

Rus yazar, New York Times’ta eski ABD Savunma Bakanı Robert M.Gates tarafından yazılan bir köşe yazısına atıfta bulunarak, Amerikan dış politikasının yenilenme aşamasına geçeceği ve ilk belirtilerin bekleneceği gibi jeopolitik rakiplere değil, en yakın müttefiklere yönelik baskıyı sıkılaştırma olduğu ve bu politikanın ilk sonucunun da Almanya ve Türkiye üzerindeki baskıyı artıma olarak yansıdığı bilgisini paylaşıyor.

Türkiye’ye uygulanan S-400 yaptırımlarının özellikle Erdoğan’ın şahsen büyük çaba harcadığı Türkiye’nin askeri-sanayi kompleksini hedef almasının olası olumsuz etkilerinin olacağı, büyük ölçüde lisanslama ve parça tedariki konusunda Batı ile işbirliği içerisinde üretilen Türk Savunma sanayii ihracatına büyük darbe vuracak.

Ankara için uyarı zillerinin uzun zamandır çaldığınu belirten Rus yazar, Pakistan ile Türk askeri T129 helikopterlerinin ihracatı için yapılan büyük bir sözleşmenin Amerikalıların helikopterlerin donatıldığı motorların lisansını bloke etmesi nedeniyle çöktüğünü, Kanadalıların, Dağlık Karabağ’daki son şiddet olayında kendilerini yüksek sesle ilan eden Bayraktar TB2 insansız hava araçlarında kullandıkları elektro-optik sistemlerinin tedariğini durdurmasının, Almanya’nın, Altay tanklarının seri üretimindeki tedariklerini kesmesinin bunun bir yansıması olduğunun altını çiziyor.

Tüm bu yaptırımların sadece S-400 alımına indirgenmemesi gerektiğini vurgulayarak Erdoğan yönetiminin birkaç yıl boyunca neredeyse tüm ortaklarla birçok anlaşmazlık ve kavga biriktirmeyi başardığını özellikle Türkiye’nin Libya, Doğu Akdeniz ve Suriye’deki eylemlerinden sorumlu tutulması gerektiği fikrinin hakim olduğu vurgulanıyor.

Batı, Ankara’yı halihazırda atılan adımlar nedeniyle cezalandırmak için konsolide bir saldırı başlattı

‘Türkiye’nin yürüttüğü böyle saldırgan dış politikasının aşırı riskliliği – ya da daha doğrusu, sonu – uzun zamandır ortadaydı. Soru yalnızca ne zaman ciddiye alınması gerektiğiyle ilgiliydi. Görünüşe göre bu an geldi. Batı, diğer iç sürtüşmeleri bir kenara bırakarak, Ankara’yı halihazırda atılan adımlar nedeniyle cezalandırmak ve gelecekte “kıdemli yoldaşlara” sorgusuz sualsiz itaat etmeye zorlamak amacıyla, Ankara’ya karşı konsolide bir saldırı başlattı.’

İşte Recep Tayyip Erdoğan’ın şu anki en büyük sorunu da bu. Teorik olarak, Türkiye S-400 konusunda Batılı Devletlere bazı tavizler verebileceği, bir çeşit pazarlık yapabileceği varsayılabilir. Ama gerçekte, bu pazarlığın işe yaramasının hiç şansı yok. Washington’un ayrı hoşgörülere ihtiyacı yok. Ankara’nın kayıtsız şartsız teslimiyetine ihtiyacı var. Batı Avrupa için kavgacı Erdoğan’ı cezalandırma arzusu büyük ölçüde duygusal bir temele dayanıyorsa (saldırgan ve yüksek sesli küstahlığıyla herkesi çok fazla etkiledi), o zaman Beyaz Saray’a dönen küreselciler için bu tamamen pragmatizm ve düpedüz hayati bir öneme sahip.

Amerika Birleşik Devletleri’nin kayıtsız şartsız üstünlüğüyle Batı birliği gözlerimizin önünde çöküyor. İç saflarda disiplini yeniden sağlamak için işleri düzene sokmak için iyi bir örneğe ihtiyaçları var. Türkiye bu anlamda en uygun hedef, çünkü diğer herkes ona karşı birleşebilir.

Peki Türkiye, birçok yönden aynı anda uygulanacak, ülke ekonomisi için çok ciddi bir güç sınavı olacak baskı ve yaptırımalara dayanacak güce sahip mi?

Bu soru, Erdoğan’ın Batı ile çatışmasında yardım için başvurabileceği jeopolitik güçler sorununu otomatik olarak gündeme getiriyor.

Geçen hafta ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı yaptırımların ardından Vladimir Putin, düzenlediği büyük basın toplantısında Rusya-Türkiye ilişkileri hakkında yorum yaptı. Mevcut anlaşmazlıklara dikkat çekerek, Erdoğan’ı överel “sözünü tutan” ve “kuyruğunu sallamayan” bir adam olarak nitelendirdi. Rus lider aynı zamanda, Türk meslektaşının ulusal çıkarları korumadaki açık sözlülüğünün “bir öngörülebilirlik unsuru” olduğunu da sözlerine ekledi.

Putin’in açıklamalarından Türk liderliğine yardım eli uzatmaya istekli olduğu yorumunu çıkarmak çok zor.

Ankara, her şeyden bağımsız bir politika izleyecek ve büyük güçlerin çıkarları arasında denge kurma yeteneğini azaltacak olan bir adımı ancak kabul edecek; yani Batı’dan uzaklaşıp Rusya ile bağlarını güçlendirme yolunda bir adım daha atacak.

Ancak yapılacak hiçbir şey yok: Türkiye, uzun yıllar bir züccaciye dükkanında filin zarafeti ile dış politikada hareket etti, böyle bir yaklaşımın tehlikesi ve miyopluğu hakkındaki uyarıları görmezden geldi. Şimdi tüm bunlar için hesap verme zamanı.

Rawest Araştırma Kürt gençlerine ilişkin yeni araştırmasının sonuçlarını açıkladı

Rawest Araştırma Kürt gençlerine ilişkin yeni araştırmasının sonuçlarını açıkladı Reha Ruhavioğlu, Anadil, Kürt Gençleri, Türkiye'de kürtler, asimilasyon, Kürtlere ayrınmcılık

Rawest Araştırma, Kürt gençleri hakkında “Türkiye’de genç Kürt olmak: Gençleri tanımak ve anlamak” başlıklı araştırma projesinin kapanış toplantısını online olarak gerçekleştirdi.

Diyarbakır, Van, Mardin, Şanlıurfa, Mersin, Adana ve İzmir’de bin 500 kişi üzerinde yapılan projenin sonuçlarının da açıklandığı toplantıda öne çıkan başlıklar şu şekilde:

‘Kürt gençlerinin yüzde 34’ü çalışıyor’ 

Türkiye’de yaşayan Kürt gençlerin siyasal ve sosyal tercihleri baz alınarak hazırlanan araştırmaya göre, gençlerin yüzde 34’ü çalışma hayatında yer alırken, yüzde 24’ü vasıfsız bir işte çalışıyor, geri kalan nüfus ise işsiz.

Rawest Araştırma’dan Reha Ruhavioğlu, Türkiye’de yaklaşık her iki gençten biri çalışırken, bu durumun Kürt gençleri arasında üçte bir olduğunu söyledi. Cinsiyet dağılımına da dikkat çeken Ruhavioğlu, “Cinsiyet dağılımına bakıldığında kadınlar bir tık daha dezavantajlı” dedi.

‘AK Partili her 5 gençten 4’ü Müslüman kimliğini vurguluyor’

Araştırmaya göre Kürt gençler, kendilerini daha çok Müslüman, Kürt ve özgürlükçü olarak tanımlıyor. AK Partili her 5 gençten 4’ü Müslüman kimliğini vurgularken, HDP’li gençlerde bu durum üçte bir oranında. Yine Kürt kimliği HDP’li gençlerde üçte iki oranındayken, AK Partili gençlerde ise bu durum üçte bir olarak karşımıza çıkıyor.

Reha Ruhavioğlu, bu durumu, “Kürt gençleri kendi Kürt kimliklerini muhafaza ederek evrensel kimlikler ile bağ kuruyor. Bunu yaparken de dini inanca vurgu yapıyorlar. Kendilerini Müslüman, Kürt ve özgürlükçü olarak tanımıyorlar” diye açıklıyor.

‘Kürt gençleri Türkiye’de yaşamaktan memnun değil’ 

Araştırmaya göre, Kürt gençleri bulundukları şehirlerde ve Türkiye’de yaşamaktan memnun değiller. Kürt gençlerinin genel memnuniyet oranları Türkiye ortalamasından belirgin bir şekilde düşüş gösteriyor.

“Kürtlerin son 5 yılda yaşadıkları siyasal ve sosyal deneyim ve tecrübe göz önüne alındığında bu çok şaşırtıcı bir sonuç olmayabilir” diyen Reha Ruhavioğlu, “Kürt gençlerin akranlarına göre hayatlarından daha az memnun olması, Türkiye’de yaşamaktan daha az memnun olmaları gibi sonuçları düşündürücü sonuçlar. Batıda yaşayan gençler yaşadıkları ayrımcılığın etkisiyle bir tık daha karamsarlar” ifadelerini kullandı.

‘Göçmenlik ile ayrımcılık iç içe başlıyor’ 

Türkiye’nin batı illerinde yaşayan her beş gençten ikisi bulunduğu şehirde doğup büyümüş. Yine her beş gençten bir tanesi de 10 yılın üzerinde bir süredir bulunduğu kentte yaşıyor. Gençlerin batı illerine göç etmelerinin en büyük sebeplerinin başında ise eğitim ve iş hayatı geliyor. Kürt gençlerinin yüzde 49’u göç ettiği şehre yalnız gelmiş. Ruhavioğlu’na göre, göçmenlik ile ayrımcılık iç içe başlıyor ve öyle süregeliyor.

Ruhavioğlu, “Batı illerinde doğmuş olanlar ve uzun yıllar önce göç etmek durumunda kalanlar sosyal çevresinde, işte, okulda Kürtlüğün kendilerine hatırlatılması serüveni ile tanışıyorlar ve buralı olmadıkları kendilerine sıklıkla hatırlatılıyor. Bundan dolayı da bir “aradalık” hali yaşıyorlar. Göçmenlik ile ayrımcılık iç içe başlıyor ve birlikte süregidiyor” diyor.

‘Kürt gençlerin yarıya yakını Türk bir sevgilileri olsun istemiyor’ 

Araştırmaya göre, her 10 gençten 7’si nadir ya da sık bir şekilde ayrımcılığa uğradığını söylüyor. Ayrımcılığa uğramadığını ifade eden gençlerin oranı ise sadece yüzde 13. Reha Ruhavioğlu, bu durumu şöyle açıklıyor:

“Bu durum sevgililik, arkadaşlık ilişkisi gibi ilişkileri etkiliyor ve ayrımcılığı tetikliyor. Türkiyeli kimliğine rağmen, yaşadıkları ayrımcılığın da etkisiyle, Kürt gençlerin yarıya yakını (yüzde 44) Türk bir sevgilileri olsun istemiyor. Türkiye’de yaşama ve batı illerinde gelecek kurma niyet ve planı olmasına karşın Türk bir sevgili olmasını istemeyenlerin oranındaki yükseklik, ayrımcılık ve onun etkisinin araya duvarlar ördüğünü de göstermesi bakımından dikkat çekici. Bu durum Kürtlerin ve özelde Kürt gençlerinin batı illerinde içinde yaşayabildikleri Kürt habitatının olduğunu ve böyle bir habitata sahip olmanın uzaklaşmayı kolaylaştırdığını da gösteriyor. Gençler, batıda Kürtlere karşı bir önyargı olduğunu, bu yüzden ayrımcılığa maruz kaldıklarını düşünüyorlar. Bu ayrımcılığın sebebini ise Türk TV’lerine bağlıyorlar. Son birkaç yıldır siyasal sürecin Kürtlük ile ilgili olumsuz mesajlar dolaştırıyor olmasına. Sosyal medya da ayrımcılığın belirgin şekilde hissettirildiği yerler olarak kabul ediliyor.”

‘Gençlerin önemli bir bölümü Türkiyeli olmayı sürdürüyor’ 

Araştırmada, Kürt gençleri en büyük sorunlarını ana dil ve ayrımcılık olarak nitelendiriyor. Ruhavioğlu, “Bu durumun kimlik ile doğrudan bir ilişkisi bulunuyor. Anadilin günlük kullanımı azalırken, onun bir ihtiyaç olarak diri kalmasını isteyen gençleri Kürt kimliğine yapıştırıyor. Ayrımcılığa uğramak, hem dile ve kimliğe dönüşü sağlıyor. Kimlik Kürt gençlerinin sosyalleşme, çalışma ve evlenme gibi düşüncelerini etkiliyor. Batıda doğmuş ya da göç etmiş Kürt ailelerinin çocukları yaşadıklarından ve politik konumlarından bağımsız bir şekilde Türkiyelileştiler. Önemli bir bölümü yaşadıkları ayrımcılığa rağmen Türkiyeli olmayı sürdürüyorlar. Bu durum HDP’nin Türkiyelileşme politikasının doğrudan bir sonucu değil ama HDP’nin bu politikası ve söylemi gençlerin Türkiyelileşme süreçlerinde kendileriyle barışık bir süreç izlemelerini sağladı” diye konuştu.

‘Kürtçe’nin kullanımı Türkçe’ye bıraktı’

Araştırmaya göre, batıdaki Kürt gençleri arasında anadili ciddi bir ihtiyaç olarak yükselirken, anadili aile dışında pek kullanmıyor.

Batı illerinde yaşayan gençlerin en az beşte biri Kürtçeyi pek bilmezken, Kürtçe bilmeyenlerin bir kısmı ebeveynleri tarafından kendilerine öğretilmediğini söylüyor. Gençlerin önemli bir kısmı da anadillerini zamanla unuttuklarını ifade ediyor.

Kürtlerin en önemli sorununun anadili olduğunu söyleyenlerin oranı İstanbul ve İzmir’de, bölgedeki illerden daha yüksek seyrediyor.

“Batıya göç eden gençler yaşadıkları ayrımcılığın ve muhatap oldukları siyasal ortam sebebiyle milliyetçiliğe yenilmemek için dili bir paratoner olarak kullanıyor” diyen Ruhavioğlu, konuşmasında “O yüzden batıdaki gençler için anadil ciddi bir ihtiyaç olarak yükseliyor” ifadelerine yer verdi.

‘AK Parti karşıtlığı Kürt gençlerini dinden uzaklaştırıyor’

Kürt gençlerinin daha dindar oldukları söylemlerinin doğru olmadığını ifade eden Ruhavioğlu, “Kürt gençleri, dini ritüelleri gerçekleştirme konusunda Türkiye ortalamasıyla benzerlik gösteriyor. AK Parti’ye oy veren gençlerin namaz kılma oranı daha yüksek. AK Parti’ye oy veren gençler, HDP’ye oy veren gençlere göre daha sık namaz kılıyor. Kürt gençlerinde dindarlıktan uzaklaşma sebepleri arasında apolitik süreçlerin yanında politik faktörlerinde etkili. Kürt gençler, Türkiye ölçeğinde AK Parti’nin İslami bir temsil içinde olduğunu düşünüyorlar ve AK Parti karşıtlıkları onları dinden uzaklaştıran bir faktöre dönüşüyor. İkinci olarak bölgesel düzlemde IŞİD ve diğer İslami silahlı örgütlerin Kobane’ye saldırması olduğunu söylüyorlar. Sekülerleşme daha fazla ” dedi.

Araştırmaya göre, gençlerin İslami kanaat önderi olarak gördükleri isimler arasında Said-i Nursi ilk sırada geliyor. Nursi’yi Ali Şeriati, Malcolm X, Mustafa İslamoğlu, İhsan Eliaçık, Caner Taslaman gibi isimler takip ediyor.

‘Kürt gençleri için Amedspor 4 büyük takım arasında’

Araştırmaya göre, Kürt gençleri için Amedspor 4 büyük takım arasında. Gençlerin tercihleri arasında Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’tan sonra dördüncü büyük takım olarak yüzde 12 ile Amedspor geliyor. Ruhavioğlu, bu durumun sebebini, “Bölgedeki gündemin politik aktığı illerde Amedspor’a ilgi daha fazla” diye açıklıyor.

‘Radikalleşme azaldı’

Ruhavioğlu, Kürt gençlerinin “radikalleştiğine” ilişkin eleştirilerin yanlış olduğunu belirterek, “Kürt gençler uzmanlaşma eğiliminde. Radikalleşmeye mesafeli duruyorlar. Selahattin Demirtaş üzerinden sivil siyaset alanının genişlemiş olması radikalleşmeden uzaklaşmayı açıklayan faktörlerden bir tanesi. Kültürel kimlikleri yükselişte” dedi.

Biden Trump’ın İran siyaseti ile nasıl baş edecek?

Biden Trump'ın İran siyaseti ile nasıl baş edecek? ABD; BBC

BBC bu gün ki yayınında Trump’ın İran politikasının etkilerini ve Joe Biden’in İran siyasetinin ne olacağına dair bir rapor yayınlandı.

ABD’nin 46. Başkanı seçilen Joe Biden, uluslararası sistemin “dikişlerinin söküldüğünü” söylüyor.

Joe Biden ABD’nin itibarını kurtarma sözü veriyor ve bunun bir an önce yapılması gerektiğine inanıyor. Bu yıl başlarında Amerikan Foreign Affairs dergisine yazan Biden, “Kaybedecek zamanımız yok” diyordu.

Biden’ın planları arasında 2015’te İran ile yapılan nükleer anlaşmaya yeniden dahil olmak da var.

ABD Başkanı Donald Trump, Mayıs 2018’de ülkesini bu anlaşmadan tek taraflı olarak çektiğini açıklamış ve anlaşmayı işlevsiz kılmak için elinden geleni yapmıştı.

Ancak Trump’ın iki yılı aşkın İran’a yönelik sürdürdüğü “maksimum baskı” politikasına rağmen, İran boyun eğmedi ve nükleer silah teknolojisini geliştirme doğrultusunda ilerliyor.

20 Ocak’ta görevi devralacak olan Joe Biden bu konuda nasıl bir politika izleyecek? Aradan bu kadar uzun zaman geçtikten sonra ve Amerikan politikasının bölünmüş hali dikkate alınırsa Trump öncesi statükoya geri dönebilecek mi?

Londra merkezli savunma ve güvenlik araştırmaları merkezi RUSI’den Aniesh Bassiri Tabrizi’ye göre “Strateji çok net. Ama kolay olmayacak” diyor.

Geriye dönüş olamaz

Bu konuda birçok zorluk olduğunu söylemek gerek.

ABD’nin iki yıldır İran’a uyguladığı yaptırımlar, kullanmak isterse Biden’a birçok olanak sağlayabilir. Şimdiye dek Biden sadece İran’ın nükleer anlaşma hükümlerine uymasıyla ilgili ifadeler kullandı.

Biden Ocak ayında yazdığı makalede, Tahran’ın anlaşmaya uymasından söz etmişti. Ancak Trump’ın anlaşmadan çekilmesi üzerine İran’ın da kendi yükümlülüklerinden geri atmaya başlaması bunu zorlaştırıyor.

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (IAEA) son raporunda, İran’ın anlaşmada izin verilen düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum miktarının 12 katını depoladığı belirtiliyordu

Ayrıca anlaşmada izin verilen yüzde 3.67 saflıkta uranyum zenginleştirme düzeyini de aşmaya başladı.

Düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyum nükleer enerji üretimi gibi sivil amaçla kullanılıyor; en yüksek saflık derecesinde uranyum ise (İran bu düzeyde değil ve bu düzeye ulaşma gibi bir hedefi olduğu bilinmiyor) nükleer bomba yapımında kullanıldığı için endişe kaynağı olarak görülüyor.

İranlı yetkililer, anlaşma hükümlerine uymama politikasından geri dönülebileceğini ifade etse de, nükleer alandaki araştırma ve geliştirme çalışmalarında kaydedilen ilerlemeler ortadan kalkmış olmayacak.

İran’ın eski IAEA temsilcisi Ali Asker Sultaniye, “Geriye dönüş olamaz. Şimdi A noktasından B noktasına ulaşıyoruz ve bulunduğumuz nokta orası” diyor.

Siyasi baskı

Trump fırtınasını atlatan İran’ın da kendi talepleri var. Yetkililer, yaptırımların kaldırılmasının tek başına yeterli olmayacağını söylüyor. İran, iki buçuk yıldır uygulanan yaptırımların yol açtığı ekonomik zararının giderilmesini istiyor.

Gelecek yıl Haziran’da İran’da da cumhurbaşkanlığı seçimleri olacak. Reformcularla muhafazakarlar arasında bir yarış var.

İran ekonomisi kötüye gittikçe Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’ye kamuoyu desteği de azalıyor. Joe Biden, yaptırımları gevşeterek Ruhani’nin şansını artırma ihtiyacı duyar mı?

Tahran Üniversitesi’nden siyaset bilimi uzmanı Prof. Nasser Hadian-Jazy’ye göre, Biden’ın göreve başlamadan önce niyetini net ifade etmesi gerekiyor.

“Hızla ve koşulsuz bir şekilde nükleer anlaşmaya yeniden katılacağına dair bir açıklama bunun için yeterli olur” diyor.

Bunu yapmadığı takdirde, İran, ABD ve bölgedeki “bozguncuların” iki ülke arasındaki yakınlaşmayı baltalayabileceği uyarısında bulunuyor.

Ancak Biden’ın da manevra alanı sınırlı olabilir. Cumhuriyetçilerin çoğu nükleer anlaşmaya destek vermiyor.

Georgia eyaletinin iki senatörü için Ocak ayında yapılacak seçim sonucu, Washington’daki güç dengesini ve biraz da gelecek yönetimin hareket özgürlüğünü belirleyecek.

Yeni müttefikler

İran’la yapılan nükleer anlaşma sadece ABD ile İran arasında değildi. Rusya, Çin, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın yanı sıra Avrupa Birliği de anlaşmanın tarafları.

Avrupa ülkeleri, Washington’ın yeniden anlaşmanın başarılı olması için çaba gösterdiğini görmek istiyor. İngiltere, Fransa ve Almanya (E3), Trump yönetimi sırasında anlaşmayı canlı tutmaya çalıştı ve şimdi de Washington’ın anlaşmaya geri dönmesi müzakerelerinde rol oynayabilirler.

Fakat bu üç ülke de aradan geçen süre içinde dünyanın değiştiğinin ve anlaşmanın orijinal haline dönüşün mümkün olmayabileceğinin farkında.

RUSI adlı düşünce merkezinden Aniesh Bassiri Tabrizi “E3 ülkeleri bile nükleer anlaşmaya müteakip yeni bir anlaşmadan söz ediyor” diyor.

Böylesi bir anlaşmanın, İran’ın bölgesel faaliyetlerini ve balistik füze geliştirmesini kapsamayı, aynı zamanda nükleer anlaşma maddelerinin geçerlilik süresinin dolması halinde İran’ın nükleer faaliyetlerini sınırlamayı hedeflediğini belirtiyor.

Nükleer anlaşmaya karşı çıkmış ve Trump’ın destek ve teşvikiyle bir süre önce ilişkilerini normalleştirme anlaşması imzalamış İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi bölge ülkeleri ise kendi çıkarlarını daha güçlü bir şekilde dayatacaktır.

BAE’nin Washington Büyükelçisi Yousef al-Otaiba, “Bölgemizdeki güvenliği müzakere edeceksek bizim de müzakerelerde olmamız lazım” diyor.

Tel Aviv Üniversitesi’ndeki Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü tarafından düzenlenen seminerde konuşan Otaiba’nın bu görüşünü, Enstitü yöneticisi Amos Yadlin de destekleyerek “İsrail de Orta Doğu’daki müttefikleriyle birlikte masada olmak istiyor” diyor.

Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz el-Suud ise “İran’a karşı uluslararası toplumdan kararlı bir duruş” çağrısı yapıyor.

İran ile nükleer anlaşmayı yeniden canlandırıp aynı zamanda bu anlaşmaya karşı olanların çıkarlarını dengelemek Biden açısından zorlu bir diplomasi görevi olacak. Ayrıca Trump’ın da henüz görevinin sona ermediğini hatırlamak gerek.

ABD medyası, Trump’ın geçen hafta üst düzey danışmanlarına, İran’ın nükleer merkezlerinden birine saldırma seçeneğini gündeme getirdiğini duyurmuştu.

Seçim yenilgisinden beri Trump, İran’a yeni yaptırım tehditleriyle baskı yapmaya devam ediyor.

Öyle görünüyor ki Trump, görevi devredeceği Ocak ayına kadar yapacaklarıyla, verdiği hasarı Biden için mümkün olduğunca tamir edilmez kılmaya çalışıyor.

5.Bölüm: Cemil Bayık ve İran’ın anlaştığı stratejik ortaklık belgesi

5.Bölüm: Cemil Bayık ve İran’ın anlaştığı stratejik ortaklık belgesi Itlaat, Kandil; Nizamettin Taş, iran istihbaratı, Kandil, Ankara gurubu

Özel Dosya: PKK İran ilişkilerinin dünü bugünü  ve geleceği

2003-2004 yılı ABD’nin Irak’a müdahalesi ve Saddam rejiminin devrilmesi PKK için bir yol ayrımını getirdi. PKK Ortadoğu’da Irak-İran – Türkiye ve Suriye denklemindeki çatışmalar ve uzlaşmalar ile ayakta kalmıştı. Şimdi Saddam’ın olmaması bir ayağı zayıflatıyordu. PKK yeni arayışlar içinde girdi. Bu arayışçılar içinde Cemil Bayık en aktif olanıydı. Cemil Bayık İran ile ilişkilerini yeniden yapılandırmaya ve Saddam’ın olmadığı koşullarda PKK’yi daha fazla İran a yaslayacak anlaşmalar imzaladı. Böylelikle PKK içindeki değişimci kanadı tasfiye edeceklerdi.

Öcalan’ın sağcı dediği Osman Öcalan- Nizamettin Taş gurubu Bağdat’ta ABD ile görüşürken yine Öcalan’ın solcu dediği gurubun öncüsü Kandil Dağında, Sürede köyü çevresinde İran ile görüşüyordu. Görüşmeleri bu gurup adına Cemil Bayık yapar. Cemil Bayık’ın görüşme ortamı farklıdır. Bir gurup İran istihbarat üyesi Cemil Bayık’ın bulunduğu kampa gelerek günlerce kalır. Cemil Bayık bu tartışmaları PKK adına değil kendi adına yapar. Sürekli olarak bir tartışma halindedirler.  Cemil Bayık tartışmalar bittikten sonra hareket geçer ve diğer guruba karşı savaş ilan eder.

Cemil Bayık ve İran istihbaratı Itlaat yöneticileri neler tartıştı? Hangi sözleri verdi?

PKK’yi bölme düzeyine getiren ve nerdeyse yönetim üyelerinin 3/5’nin ayrıldığı binlerce kadronun örgütten ayrıldığı bu dönemin 2004 yılı Hazİran  ayında değişim isteyen gurubun resmi olarak örgütten ayrılması ve yeni bir parti kurması ile beraber sona erer. Örgütte kalan diğer gurupta hemen etkili olamaz. Çünkü üçüncü bir taraf yönetimde etkili olur. .
Murat Karayılan Öcalan tarafından yönetime görevlendirilir. Cemil Bayık vb. yönetimde aktif görev alamaz. Murat Karayılan hem örgüt içinde hem diplomaside dengeden yanadır.  PJAK için ABD ile görüşmeler yapmaya devam eder. Daha çok batı eğilimlidir.

Fakat Cemil Bayık’ın İran verdiği sözler vardır. Bu sözleri şöyle sıralaya biliriz.

  • PKK Türkiye ile ilişkileri belli düzeyi yürütmek zorundadır. Fakat zaten 1 Haziran  hamlesi ile savaş yeniden başlayacaktır. Bu nedenle PKK Türkiye ile belli gerginlik yaşayacaktır. Yani artık Türkiye- PKK arasında ateşkes olmayacağı için İran’ın kaygılanmasına gerek yoktur.
  • PKK ideolojik olarak Anti Emperyalizme karşı durmaya devam edecektir. ABD işbirliğini kabul etmeyecektir. İçinde ki ABD eğilimli gurubu tasfiye edecektir.
  • PJAK güçleri aslında İran’ın da çıkarınadır. Çünkü PJAK aracılığı ile Doğu Kürdistan’daki Kürtleri kontrol edecektir. İçinde ki radikal unsurlar törpülenecektir.
  • Önemli bir sorun olan PJAK ve Doğu Kürdistan için kurulan HAK (Heza Azadiya Kurdistan) güçleri adım adım küçültülecektir.
  • Tüm bu maddeler aslında PKK ve İran arasında bir stratejik ortaklık kararı alındığını gösteriyor. Bu stratejik ortaklık da günümüze kadar gelmektir.

Cemil Bayık bu sözleri vermesine rağmen kendisi ve gurubu yönetim içinde tüm bu kararları hemen uygulayacak güce sahip değillerdir. ABD ile görüşmeler sürmektedir. Ayrıca PKK ile Türk devleti arasında birçok ateşkesler yapılmıştır. PJAK çalışmalarına devam eder. Adı HAK ( Heza Azadiya Kürdistan) olan örgütün adı. HRK yapılmıştır.  Cemil Bayık yine de Fakat PJAK’ı kontrol etmek için çabalamıştır. PJAK içindeki İran’a karşı radikal pek çok kişi bir biçimde tasfiye edilir

Bir anlamda da İran ilişkilerde KCK ve Murat Karayılan’ı değil esasen Cemil Bayık ve kendine yakın gördüğü isimleri esas alır. Karayılan’ın zayıflaması için hem içten hem dıştan İrancı kanat çalışır.

İran’ın dikkate aldığı PKK’liler kimler?

İran bir tarihsel gelenek olarak hem düşmanlarını, hem dostlarını ve tüm ilişkilendiği bireyleri tek tek yakın takibe alır. Temsil ettikleri devlet, kurum ve partilerin kurallarının dışına kişileri çekmek için büyük bir çaba harcar ve çoğu zamanda başarılı olmuştur. Yani her yerde bir adamı vardır. Kendine yakın olan YNK kendi iç düzenlemelerini bile İran’ın onayı ile yapar. İran pek çok örgütte bunu yapmıştır. Hatta İsrailli bir bakan olan Gonan Segev 2019 yılı içinde İran’a ajanlık yaptığı tespit edilerek hapis cezasına çaptırıldı.

İsraillin içinde bile kendini örgütleyen İran’ın 37 yıldır ilişki içinde olduğu PKK içine hiç müdahale de bulunmadığı veya tüm yöneticilerle ilişkisinin aynı düzeyde olduğunu hiç kendine yakın isimleri desteklemediği düşünmek biraz hayalcilik olur.

İran en baştan beri PKK içinde her zaman kendine yakın gördüğü isimler olmuştur. Bunların bazıları zaman içinde ya PKK tarafından tasfiye edilmiş ve ya ayrılmışlardır. Fakat 80’li yılların başından itibaren İran’la ilişki halinde ki PKK’li isim Cemil Bayık’tır.  Daha sonra 90’lı yıllarla beraber isimler arasına Mustafa Karasu ve Rıza Altun’da eklenir.  Bu isimler zaten bir biri ile ilişkili ve birbirine yakın isimlerdir.

İran’la ilişkiler konusunda ki en kuşkulu kişi Cemil Bayık’tır. 1980’li yıllardan beri Cemil Bayık çok ender olarak İran’a sınır hattı olan bölgelerden ayrılmıştır. Nerdeyse hayatının büyük bir kısmını İran devletinin sınırlarının içinde veya sınır üstünde geçirmiştir.

Kendi kadrolarına bile güvenmeyen Cemil Bayık’ın İran istihbaratı Itlaat görevlilerine bu denli güvenmesinin nedeni elbette ki Cemil Bayır ve İran arasında yapılan stratejik anlaşmadır. İran ve PKK’nin geçmişleri ve bu günleri olduğu kadar yarınları da birbirine bağlıdır. Bunun için Cemil Bayık çok rahatlıkla Tahran’a Urmiye’ye yolculuk yapa bilmektedir. Bu günde Cemil Bayık İran garantörlüğünde YNK alanlarında şehirlere yakın korunaklı yerlere kalmaktadır. Eğer İran garantörlüğü olmasa Cemil Bayık Kandil-Süleymaniye arasındaki vadilerde kalamaz, Süleymaniye’ye gelemezdi.

Cemil Bayık 2013 yılında KCK Eşbaşkanı olduktan sonra 2004 yılında Kandilin Surede vadisinde İran ile imzaladığı stratejik ortaklık belgesinin tüm gereklerine yerine getirdi. Rojava’da Kerkük’te, Şengal’de bu temelde çalışma yürüttüler.
PKK’nin 2013 sonrası attığı hiçbir adımda İran’ın çıkarı ile çelişen hiç bir şey yoktur.

 Gelen tepkiler nedeni ile HPG’den 2’inci açıklama ve geri adım: Çemanke olayı için üzgünüz

 Gelen tepkiler nedeni ile HPG’den 2’inci açıklama ve geri adım: Çemanke olayı için üzgünüz

PKK’nin silahlı yapılanması HPG tarafından 4 Kasım günü Çemanke’de bir Peşmergenin şehit düşmesine üç Peşmergenin ise yaralanmasına yol açan Çemanke saldırısına dönük yeni bir bildiri yayınladı.

PKK bildiride geçen defaki tutumunu genel hatları ile yenileyerek hiçbir saldırı yapmadığını öne sürdü. Sadece olaydan dolayı üzgünüz dendi. HPG açıklamasında şu ifadeler yer aldı: Güçlerimizin herhangi bir saldırısı olmamıştır. Güçlerimizin bulunduğu kampa iki koldan operasyon tarzında giriş yapılmıştır. Yaşanan olaylar bu temelde gelişmiştir. Biz, böyle bir olayın yaşanmasından dolayı üzgünüz. Zira daha öncesinden yapmış olduğumuz açıklama ve uyarılarla yaşanabilecek bu türden olayların önünün alınması için çağrılarda bulunmuştuk. Kamplarımızın bulunduğu yerlere karşı operasyonların durdurulması ve tüm sorunlarımızın diyalogla çözülmesi çağrısını bir kez daha yineliyoruz.”

Dikkat çeken nokta: Bildiri HPG BİM sitesinde yok

HPG’nin ikinci bildirisi HPG BiM sitesinde yer almıyor. Bildiri ilk olarak PKK’ye yakın ANF’de yer aldı.  Bu da PKK’nin bildiriyi alelacele yazıp kamuoyuna sunduğunun göstergesi olarak kabul ediliyor.

Dün ABD Dışişleri Bakanlığı ve Irak parlamentosunun açıklamasından Çemanke saldırısının direk terörist eylem olarak gösterilmesi ve birçok çevreden gelen tepki PKK’yi bu ikinci bildiriyi yazmaya itti yorumlarına yol açtı. PKK’nin beklediğinden daha fazla tepki aldığı ve yeniden bir durum değerlendirmesi yapacağı da düşünülüyor.

Yaralı Yarbay olay için neler dedi?

Olayda yaralanan Peşmerge Doğa ve Çevre Koruma Komutanlığı’dan görevli Yarbay Teyyip Abdullah, olay günü seminer için Çemanke’deki birliği ziyarete gittiklerini, yanlarında koruma dahi almadıklarını, sadece ferdi silahlarını üzerlerinde taşıdıklarını söyledi.

 Operasyon iddialarının doğru olmadığını belirten Yarbay Abdullah, “Biz operasyon birliği değildik ki çatışmaya gidelim. Kaldı ki korumalarımızı bile götürmemiştik. Öte yandan olayın yaşandığı yol halkın yoğun şekilde kullandığı bir yol” dedi.

Abdullah, “Savaş için gidilmiş olsa öyle mi gidilirdi? Belirttiğim gibi, bize ateş açıldığında Peşmerge Genel Komutanlığından karşılık verilmemesi talimatı geldi. Çünkü bu kardeş çatışmasına yol açardı ki kardeş kavgası haram edilmiştir” diye konuştu.

Neler olmuştu?

4 Kasım günü Duhok’un Amedi ilçesine bağlı Çemanke kasabası ile Bedabe köyleri arasında Peşmerge konvoyunun geçişi sırasında PKK’liler tarafından yola döşenen mayın patlamış, ardından taciz atışı gerçekleştirilmişti. Peşmerge Bakanlığına bağlı Orman ve Çevre koruma güçlerinde önce iki mayın patlatan daha sonra da RPG ve BKC ile saldırı düzenlenmişti. PKK saldırısı sonucu Heriş Çevher şehit düşmüştü.  4 Çocuk babası olan Heriş Cevher Orman ve Çevre koruma biriminde basın sözcüsü olarak çalışıyordu.

4. Bölüm: 2000’li yıllar: Öcalan’sız bir PKK ve İran

Özel Dosya: PKK İran ilişkilerinin dünü bugünü ve geleceği, Sipan Rojhilat, Şapur Bodoşiva, PKK 7. Kongresi, YNK-PKK savaşı, Kadir Aziz, Ayende, Dola Koke, Cemil Bayık, ABD'nin Irak müdahalesi

Özel Dosya: PKK İran ilişkilerinin dünü bugünü  ve geleceği

15 Şubat 1999 yılında Öcalan’ın Türkiye’ye götürülmesi ile beraber yeni bir süreç başladı. Herkes Öcalan’ın büyük bir direniş göstereceğini, Türkiye’nin savaşla zorlanacağını düşünüyordu. Fakat öyle olmadı. Öcalan ilk tutuklandığı andan itibaren Türkiye Cumhuriyetine hizmet etmeye geldim diyerek, “PKK’yi Türkiye’nin demokratikleşmesinin emrine” vereceğini söyledi. Öcalan’ın bu “Türkiyelileşme” ve “Demokratik Cumhuriyet” tutumu herkeste hayal kırıklığı yarattığı gibi İran’da da yarattı. Çünkü İran’da direnen bir Öcalan üzerinden planlamaya yapmıştı. İran’da bu hayal kırıklığını yaşayanlardan biriydi.

15 Şubat sonrası İran’ın Öcalan’ın tutumu ile yıkılan hayalleri

Öcalan Suriye’de kalma zemini kalmayınca bir seçenek olarak İran’ı da gündemde gelir. İran da Öcalan’ın İran’a gele bileceğini söyler. Fakat ne Öcalan bu teklifinde ciddidir ne de İran evet derken ciddidir. Sonuç olarak 15 Şubat’ta Öcalan’ın Türkiye’ye gider veya götürülür. Daha sonra birçok yerde Kürtler eylemler yapar. Eylemler Abdullah Öcalan’ın şahsından çok Kürtlerin Türkiye nefreti ile ilgili eylemlerdir.

En beklenmeyen eylemler ise İran’da gerçekleşen olaylardır. Başta Tahran olmak üzere İran’ın pek çok kentinde Öcalan için sokak eylemleri yapılır. Bu tepki PKK’nin beklediği bir tepki değildir. İran’da her hangi bir örgütlülük olmadığı gibi ayrıca da iletişim koşulları da şimdiki gibi olmadığı halde bu eylemlerin bu denli büyük ve koordineli olması konusu bir muammadır. Pek çok kişi bu eylemlerin direk İran devleti tarafından yaptırıldığına inanıyor. İran’ın zaman zaman kitleyi hareketlendirip nabız yoklaması yaptığı bilinen bir gerçek.

15 Şubat’ta da aynı yöntemi kullanmış olması muhtemeldir. Bu biçimde hem PKK’ye bir mesaj vermiş oluyor, hem kitle potansiyelini ölçmüş oluyor, hem de kişiler hakkındaki istihbari bilgilerini güncellemiş oluyor.

Fakat tüm bunların dışında en önemli husus doğu Kürdistan’daki Kürtlerin tepkilerini başka bir ülkeye yöneltmiş oluyor. Kendisi Kürtlere karşı tüm kirli ve kanlı tarihine rağmen ikinci derecen bir sömürgeci hatta dost olabilecek bir güç gibi görünüyor. Daha sonraki yıllarda da bu yöntemin İran için çok işe yaradığını göreceğiz. Öcalan’ın ismi üzerinden faydalanmak isteyen İran Öcalan’ın hayatını ve kişiliğini anlatan Farsça ve Soranca kitaplar bile basar bu süreçte.

İran hemen komplo ertesinde PKK ile görüşerek kendilerine her türlü desteği vereceğini söyler. Tahran’da PKK yöneticileri için tıpkı Şam’da Öcalan’a verildiği gibi güvenli yaşam alanları verilecektir. Ayrıca zaten tahranda PKK’ye verilen hastaların kaldığı kamp daha da büyütülecektir. İran’ın temel amacı Kürdistan üzerindeki işgalcilik ve sömürgeciliğini Türkiye’ye duyulacak nefret ile gizlemektir.

PKK bilinen yönetim üyelerinin hepsini İran tarafında ki güvenli kamplarda üslenir. İran her açıdan PKK’ye kol kanat germeye hazırdır.

Fakat Öcalan’ın mahkeme savunmaları ve gerillayı Türkiye’den geri çekme yaklaşımı İran’ı yeni durumu değerlendirip, yeni adımlar atmaya iter. Yalnız acele etmez çünkü PKK sadece Öcalan değildir. İran’ın PKK içinde güvendiği kadroları vardır. Onlar aracılığı ile PKK’yi yönlendirmek isteyecektir.  Bunu ilerde işleyeceğimiz için şimdilik geçiyoruz.

YNK- PKK savaşı mı, İran-Türkiye  kışkırtması mı?

Öcalan tutuklandıktan bir yıl sonra 2000 yılında PKK 7’inci kongresini yapar. Kongrede Öcalan’ın kararlarını tümden ret eden bir yaklaşım yoktur. Yeni bir yönetim seçilir. Ve Öcalan’ın yerine PKK’yi yönetecek adına başkanlık konseyi denen bir gurup seçilir.

İran PKK’nin Öcalan’ı yeteri kadar ret etmediğini düşünür. Ve PKK’yi biraz köşeye sıkıştıracak adımlar atmak ister. Nasıl ki PKK ve YNK’yi kendi çıkarları doğrultusunda KDP’ye saldırtmıştı bu kez YNK’yi PKK’ye saldırtır. Fakat PKK’nin içinden de bir kanat YNK’ye saldırmaya eğilimlidir. Bunun da imralı ve Abdullah Öcalan ile yakın bağlantısı vardır. Bu konuyu burada ele almayacak kadar geniş bir konu.

2000 yılının başında YNK iran’dan aldığı direktiflerle PKK’yi alana sıkıştırmak ister. YNK ve PKK arasında PKK’nin en büyük kamplarından Dola Koke yakınlarında bazı görüşmeler olur. Talabani sitemkardır “ben sizi 1992 yılında KDP’den kurtardım, sizin dağılmanızı engelledim ama siz şimdi bize saldırıyorsunuz” der. Öfkelidir, hatta görüşmelere direk YNK katılmaz. Kendisine yakın o zaman adı Zahmet Keşan olan partinin başkanı Kadir Aziz katılır.  İran istihbarat güçleri itaat bu görüşmelerde hazırdır. PKK’den bazı alanlardan çekilmesi istenir. Şehirlere uzak durması istenir. Fakat cevap olumsuzudur. PKK yönetimi toplanarak savaş kararı alır. İlk çatışma Alireş adlı köyde başlar. PKK gerillaları gece YNK peşmergelerinin kaldığı alanlara saldırı düzenler. Oysaki aynı gerillalar saldırıdan 4-5 saat önce aynı o peşmergelerle voleybol oynamıştır. PKK’nin dostluk ve düşmanlık tarafına ne zaman geçeceği tıpkı bu olayda olduğu gibi belli değildir.

KDP’nin tutumu PKK’nin tasfiyesini engelledi

Savaş 2000 yılı Ekim ayında başlar. Aralık başında bir dönem ateşkes yapılsa da savaş tekrar devam eder. Ocak sonunda ise ateşkes yapılır ve anlaşma sağlanır.

Savaşa İran subayları da YNK tarafına yardım etmek için gelmiştir. PKK bir nevi çembere alınır. PKK, KDP ile ilişkilenerek erzak ve cephane desteği ister. KDP kabul eder. Böylelikle 2000 öncesi dengeler yavaş yavaş değişmeye başlar. KDP çembere dahil olsa belki PKK ölümcül darbeyi yiyecekti. Fakat KDP bunu yapmaz. Bu nedenle de PKK çembere girmez. İran ve YNK’nin beklemediği şey KDP’nin PKK’ye yardım etmesidir. KDP, PKK’yi fiziki tasfiyeden kurtarmıştır.

PKK bu savaşta 120 kayıp verir ve gazilerde vardır. Fakat PKK’nin bir kazanımı vardır. Bu da Başkanlık Konseyi’nin iç otoriteyi sağlamasıdır. Savaşı gerekçe yaparak farklı seslerin hepsini bastırır. PKK içinde o zaman bir yandan Öcalan’ın mahkeme tutumundan rahatsız olan kadrolar vardır, bir yandan PKK yönetiminin yaklaşımını kabul etmeyen muhalif kadrolar vardır, bir yandan da kadın hareketi PKK içindeki konumundan rahatsızdır. Bu savaş ile tüm muhalefete ‘savaş var şimdi iç kavga sırası değil’ denerek susturulur. Ayrıca PKK KDP’nin desteği ile çembere girmediği için alanını da genişletme imkanı bulur. Hatta bazı YNK alanlarına da girer.

İran bu savaşla PKK’yi bitirmeyi amaçlamaz. Amaç kendine muhtaç duruma getirip teslim almaktır. Yoksa İran da arkada cepheden PKK’yi çembere alıp bitire bilirdi. Fakat İran hiçbir zaman bitirmek amaçlı PKK’ye saldırmamıştır. Her zaman temel yöntem zorlayıp teslim almak olmuştur. 2000 yılındaki savaşta KDP’nin savaşa müdahil olması PKK’yi İran’a teslim olmaktan kurtarmıştır.

Irak müdahalesi ve PKK- İran ilişkilerinde soğuk rüzgârlar

İran 2000 savaşı sonrasında da PKK ile ilişkilerini tümden kesmemiştir. PKK içinde kendine yakın gördüğü kadrolar Cemil Bayık, Mustafa Karasu, Osman Öcalan gibi isimler üzerinden ilişkilenir.

2003 yılında ırak müdahalesinin nerdeyse kesinleşmesi ile beraber siyasal dengeler değişir. PKK içinde bazı parçalanmalar yaşanır. Görüş ayrılıkları özellikle Amerika ile ilişkiler ve bundan sonra PKK’nin kendini nasıl konumlandıracağı üzerinedir. PKK içindeki bir kanat Güney Kürdistan’da ki sisteme dahil olmayı ABD ile ilişkilenerek yeni bazı arayışlar içinde olmayı önerir. Fakat başını Cemil Bayık, Duran Kalkan, Mustafa Karasu’nun çektiği diğer bir gurupta bunun PKK ideolojisine aykırı olduğunu belirterek karşı çıkarlar.

Irak’a müdahale başlar. Ortadoğu da gelişen bu yeni duruma göre tüm siyasi kişi ve guruplar pozisyon almaktadır. ABD’nin güneyde bir Kürt oluşumuna izin vermesi başta Kürdistan’daki sömürgeci devletleri rahatsız eder. Onlarda buna göre hareket etmektedir.
ABD daha o zaman Irak’ta ki generalleri aracılığı ile PKK ile görüşerek İran’a karşı bazı ortaklıklar yapmayı önerir. ABD özellikle 2004 yılı Nisanın da PJAK’ın kurulması ile beraber direk bu örgüt üyeleri ile ilişkiler geliştirmek ister .

PKK Sipan Rojhilat’ı (Şapur Bodoşiva) İran devletinin isteği üzerine mi vurdu?

PKK için ilginç bir süreçtir. Farklı PKK kadroları farklı yerlerde, farklı güçlerle görüşür. Birinci gurup reformistlerdir. Öcalan bunlara sağcılar dedi. Nizamettin Taş, Osman Öcalan’ın başını çektiği reformcu gurup içindeki iki diplomat Kani Yılmaz (Faysal Dunlayıcı)  ve Sipan Rojhilat ( Şapur Badoşiva) Musul ve Bağdat’ta ABD ile görüşerek Irak ve Güney Kürdistan’da açılan zeminde meşru siyaset yapmak ve İran üzerinden belli pazarlıklar yapmaya hazır olduklarını açıklamaya çalışıyordu.  Daha sonra bu gurubun iki diplomatı Kani Yılmaz ve Sipan Rojhilat PKK tarafından ihanet ettikleri gerekçesi ile öldürüldü.

Bunların öldürülmesini kim istedi meselesi de ilginç bir konudur. Özellikle de İran devrimine öncülük yapma yeteneğine sahip olan Sipan Rojhilat ( Şapur Bodoşiva)’nın öldürülmesinde İran’ın talebi vardır. Sipan Kanada vatandaşı, birçok dil bilen, ve diplomasiyi bilen biridir. Doğu Kürdistan’ın sosyolojisine büyük oranda hakimdir. İran nasıl ki Qasımlo, Şerefkendi’yi kendisi için tehlike görüp suikastla öldürdüyse aynı biçimde Sipan’ı da öldürttü. Fakat bu kez tetiği İran adına PKK çekti. PKK böylelikle bir taşla iki kuş vurdu. Hem muhalif ekibe gözdağı verdi, ekibini güçlü bir elemanını vurdu. Öte yandan da İran’a olumlu mesaj verdi.

İkinci gurup ise PKK içindeki gelenekçilerdi Öcalan bunlara solcular dedi. Başını Cemil Bayık’ın çektiği gurupta Mustafa Karasu ve Duran Kalkan öncülük yapıyordu. Sağcı gurup Bağdat’ta ABD ile görüşürken solcu gurubun öncüsüde İran ile görüşmeler yapıyordu.

5. Bölüm:  Cemil Bayık iran itlaatı ile nerde hangi anlaşmayı imzaladı, PKK iran’a hangi garantileri verdi