Zeki Çelebi olayında oklar PKK’yi gösteriyor

Zeki Çelebi olayında oklar PKK’yi gösteriyor Süleymaniye, MİT, Mezopotamya İşçiler Derneği YNK, Zanyari, Süleymaniyedeki MİT yöneticileri, Tekin Sadak, NLP, itlaat, Zanyari, YNK,

17 Mayıs gecesi kendi restoranından çıkarken kurşunların hedefi olan ve hayatını kaybeden Zeki Çelebi olayına dönük soruşturma devam ediyor. Şu ana değin güvenlik mercileri olayı kimin veya kimlerin yaptığına dair bir açıklama yapmadı. Soruşturmanın hala devam ettiği belirtiliyor.

Soruşturma devam etmesine ve daha hiçbir bilgi olmamasına rağmen PKK medyası Süleymaniye merkezli yayın yapan RojHaber Ajansında “Zeki Çelebi’yi Türkiye ve KDP katletti” biçiminde başlıklar attı. Aynı biçimde PKK’nin sosyal medya trolleri de benzer yayınlar yaptılar. PKK’nin hiçbir bilgi olmadan böyle bir suçlama yapmasının arkasında yatan nedenler ise oldukça dikkat çekici. Çünkü Zeki Çelebi’yi tehdit eden ayrıca ekonomik nedenlerle de yanında tutan bir güç var. O da PKK.

Zeki Çelebi kimdir?

12 yıldır Süleymaniye’de yaşan Van’ın Erciş ilçesi nüfusuna kayıtlı Zeki Çelebi Süleymaniye’de “Deniz Restoran” adında bir mekan işletiyor. Süleymaniye’nin nezih semtlerinden birinde işletilen restoran hem Süleymaniye de yaşan PKK kadrolarının, gelen üst düzey yöneticilerin gitti bir restoran aynı zaman da Süleymaniye’de yaşayan Türklerin de kullandığı bir restoran. Fakat son aylarda PKK’nin kadrolarını restoranı kullanmamaları için uyardığı, restoranın içinde ses dinleme cihazı böcekler olduğundan şüphelenildiği belirtiliyor.

PKK 2018 yılında da Zeki Çelebi’nin Türk MiT’i ile ortak çalıştığını iddia etmiş ve Zeki Çelebiyi tutuklamış

Van depremi sonrası Süleymaniye’ye gelen Zeki Çelebi kısa sürede alandaki PKK kadroları ilişkileniyor ve alanda PKK ve HDP’nin bilinen yüzü haline geliyor. PKK yöneticileri, istihbaratçıları ve ekonomik işler yapan maliye komitesi ile ilişki içindeki Zeki Çelebi için 2017 yılında kabul günler başlıyor. PKK 2017 Ekim ayında iki MİT görevlisini Süleymaniye’de alıkoyduktan sonra Zeki Çelebi de PKK’nin MİT ile ilişkileniyor diye suçlandığı isim haline geliyor. Bunu üzerine 2018 yılında Zeki Çelebi PKK tarafından Kandil’e çağrılıyor ve burada tutuklanıyor. Tutukluluk sürecinin tüm ayrıntıları hakkında ailesine ve Süleymaniye’deki PKK kitlesine resmi bir açıklama yapılmıyor. Fakat kaynaklarımız PKK kadrolarının alttan alta Zeki Çelebi’yi karalayan ve üzerinde kuşku yaratan bilgileri halka aktardığını belirtiyor.

PKK; yakaladığımız iki MiT’çi ile Zeki arasında ilişki vardı

Kaynaklarımız PKK kadrolarının Zeki Çelebi hakkında şunları söylediğini belirtiyor. “Zeki 1990’larda gerillaya katılıyor, kısa süre kaldıktan sonra teslim oluyor, cezaevinde itirafçı oluyor. Süleymaniye’ye gönderilmesi MiT’in işidir. Onu burada aramıza koyarak bilgi topluyordular. Kadroları denetliyordular. Yakalanan iki MiT görevilisi Zeki’nin kendilerine çalıştığını itiraf etti” sözlerini kullandığını açıklıyor.

Zeki Çelebi PKK tarafından serbest bırakıldıktan sonra kendisine bir dönem tecrit uygulanıyor. Daha önce HDP adına bazı çevrelerle görüşen Zeki Çelebinin yurtseverle ilişkilenmesi, televizyon programlarına çıkması yasaklanıyor. 2020 yılında ise Zeki Çelebi tekrardan PKK çevrelerine alınıyor. Mezoptamya işçi Derneği başkanı yapılıyor. Fakat üzerindeki kuşkular hala devam ediyor.
Son dönemde PKK’nin yine Zeki Çelebi’yi ait restorana gitmemesi için uyarı yapmış olması kuşkuları arttırıyor.

Darka Mazi’nin baş vurduğu Süleymaniye’deki Kuzey Kürdistanlılar Çelebi’nin birçok ticari ilişkisinin de olduğunu olayın hiç siyasi boyutu olmama ihtimalinin de olduğunu belirtiyor. Fakat ağırlıklı görüş ise Zeki Çelebi’nin hem PKK hem de MiT tarafından hem kullanıldığını hem de takip edildiği yönünde. Yani Zeki Çelebi’nin girdiği çift taraflı ilişkiler ağının kurbanı olma ihtimali yüksek görünüyor.

Süleymaniye’de MiT’in varlığı

Süleymaniye PKK’nin son 6 yıldır nerdeyse her mahallesinde bir kurumunun olduğu ve tüm kadrolarının toplandığı bir yer. PKK’nin burada Rojava, Rojhilat ve Kuzey Kürdistan adına birçok kurumu var. Özellikle de eğitim, medya vb çalışmaları burada yürütüyor. Tabi ki istihbarat ve ekonomi çalışmalarının merkezi de Süleymaniye.

Ayrıca Süleymaniye’de Türk istihbaratı MİT’in de güçlü bir ilişki ağı var. İşin ilginç yanı hem PKK hem de MİT aynı kesim üzerine çalışıyor. Süleymaniye’de PKK çevresinde bulunan pek çok Kuzey Kürdistanlı müteahhit, iş adamı, esnafın hem Türk MİT’i hem de PKK ile ilişkisi bulunuyor.

Mezopotamya işçi Derneği’nin ajan çıkan başkanları kim?

Özellikle de PKK’nin sevk, idare ve vergilendirme işleri için paravan olarak kullandığı Mezopotamya işçiler Derneği’nin bu konuda çok karışık bir tarihi var. Bu kurumun daha önce iki başkanı PKK tarafından MİT ajanı olarak tutuklanmış. Derneğin ikinci başkanı olan Tekin Sadak isimli kişinin MİT’e çalıştığı PKK’nin kendi TV’lerinde yayınlandı. 2017 Newroz ve 2018 Newroz’u arasında geçen sürede bu derneğin 16 üyesi MİT ajanı olmakla suçlanıyor birçoğu tutuklanıyor.

PKK’nin Zeki Çelebi olayından bağımsız olarak Süleymaniye’de karanlık bir çevresi var.  Bir yandan MİT, bir yandan YNK istihbaratı Zanyari, öte yandan İran istihbaratı itlaat ve tabi PKK’nin Özel Kuvvet istihbaratı, YPG istihbaratı, HPG istihbaratı, PKK’nin NLP adlı istihbaratının üzerinde cirit attığı bir PKK çalışması var Süleymaniye’de. Tüm bu ilişkiler içinde birde kaçakçılık, vergilendirme, haraç, narkotik konularda karışınca PKK’nin Süleymaniye’deki çevresi daha da bulanık bir hale geliyor. Bu ilişkiler ağı nedeni ile PKK ile ilişkili bazı insanlar öldürüldü. PKK olayları propaganda amacı ile medya gündemi yaptı. Fakat çok sıkı, günü birlik ilişki içindeki YNK’nin istihbaratı Zanyari ile PKK konuların üstünü kapattı. Kimse gerçek katil ve katillerin ortaya çıkmasını istemedi.

Zeki Çelebi olayında da daha hiçbir bilgi yokken PKK’nin olayı KDP’ye yıkmak istemesi şaibe yaratıyor. Darka Mazi’nin alanda görüştüğü bazı kişilerde “halk yanlış yönlendiriliyor, KDP’nin Zeki’yi hedeflemesi için hiçbir neden yoktur. Zeki ya maddi ilişkilerin ya da PKK ile MİT kıskacının kurbanı oldu” diyorlar.

Gençleri Yekta Gever Kürdistan24 kanalına saldırttı

Özellikle Kürdistan24 kanalına yapılan saldırının olayı manipüle etmenin bir yolu olduğu belirtiliyor. Adli tip kurumu önünde haber yanan Kürdistan24 kanalına yapılan saldırıyı ise PKK’nin Irak yöneticisi Yekta Gewer adlı kadın kadro tarafından örgütlendirildiği de gelen bilgiler arasında.

PKK’nin Süleymaniye’deki kitlesi patlamaya hazır bir bomba gibi. İçinde Mit, itlaat, Zanyari ve PKK’nin kendisinin olduğu çoğunluğu Kuzeylilerden oluşan, daha sonra Rojava ve Rojhilatlıların geldiği bir kitlesi var PKK’nin. En az sayı ise Güney Kürdistanlılar. PKK bu kitle ile zaman zaman gövde gösterisi yapsa da aslında alttan alta kaynayan bu yapının Süleymaniye’nin kendisine de zarar veriyor.

PKK’nin ABD ile ilişkilerden sorumlu Rojava kadrosu Polat Can’a ne oldu?

PKK’nin ABD ile ilişkilerden sorumlu Rojava kadrosu Polat Can’a ne oldu?

PKK’nin Rojavalı kadrosu Polat Can’ın PKK’den ayrılarak Birleşik Arap Emirliklerine gittiği belirtiliyor.

Polat Can, medyada Rojava’da ki ABD güçleri ile YPG arasındaki ilişkileri sağlamaktan sorumlu komitenin üyesi olarak öne çıkmıştı. PKK kadrosu olan Polat Can medyada ABD yetkilileri ile göründükten sonra PKK içinde sıradan bir kadro iken dokunulamaz bir yere sahip olmuştu. Şimdi ise Şahin Cilo ile yaşadığı çelişkileri bahane ederek PKK’den ayrıldığı belirtiliyor.

Darka Mazi’nin Rojava’daki kaynaklarının belirttiğine göre Polat Can, Şahin Abdi yani Mazlum Kobani ile yaşadığı kişisel çelişkilerden dolayı kimseye haber vermeden Süleymaniye’ye geçti. Burada bir dönem gizli kaldı. Daha sonra ise Bahoz Erdal ile ilişkilenerek Rojava üzerine konuşmak istedi. Fakat bu isteğine cevap verilmedi. Hem Rojava yönetiminin hem de PKK merkezinin haberi olmadan alan değiştirmesinin Kabul edilemez olduğu söylendi.

Geçmişte yakın ilişki içinde olduğu Mazlum Abdi ile görüşmek isteğine Mazlum Abdi’de cevap vermedi. Bunun üzerine Polat Can 2022 yılı ocak ayında Süleymaniye’den Birleşik Arap Emirlikleri’ne geçti. PKK’den bazı isimler kendisi ile irtibat kurarak geri dönmesini talep ettiyse de Polat Can kabul etmedi. Şu anda da PKK hala Polat Can’ın örgütten ayrıldığını gizliyor ve kendisi ile irtibat kurup geri getirmek istiyor.

Polat Can’ın ayrılmasının pek çok nedeni var. Fakat esas neden Polat Can’ın çevresine söylediği “PKK içindeki bazı isimler ve yöneticiler benim popüler olmaması ve ABD’lilerin, basının benimle ilişkilenmesini kıskanıyorlar. Beni sınırlandırmaya çalışıyorlar, beni bunun için HSD ve YPG sözcülüğünden aldılar, basına çıkma yasağı koydular” sözlerinde görülüyor.

PKK içinde Polat Can hiçbir zaman savaşa katılmış, aktif bir isim olmamış. Kaynaklarımız 2004 yılından sonra Mazlum Abdi tarafından öne çıkarıldığını, sıradan bir basın kadrosu olduğunu belirtiyor. Hatta Mazlum Abdi’nin Polat Can’ı Kobanili olduğu için öne çıkardığına dönük yorumlarda var. Daha sonra Rojava’da da yine Mazlum Abdi tarafından öne çıkarılıyor. ABD ile ilişkilenen isim haline geliyor. O yıllarda da Polat Can hep Mazlum Abdi’nin adamı olarak biliniyor. Daha sonra alana giden Bahoz Erdal’ın bu nedenle Polat Can’dan rahatsız olduğu belirtiliyor. PKK’de Polat Can’ın öne çıkmasından rahatsız olduğu için 2016 yılında TSK uçaklarının Karaçox dağını vurmasını gerekçe yaparak “kötü çalışıyor” diyerek görevden alıyor. Fakat ABD’nin Polat Can dönsün diyerek yeni atanan kişi ile görüşmemesi üzerine Polat Can tekrar aynı göreve gönderiliyor.

Fakat Polat Can’ın kendi konumunu kötü kullandığı, maddi ilişkileri, para vb konularda gündemde olduğu hatta artık Mazlum Abdi’ye bile kafa tuttuğu söyleniyor. Bunun üzerine Polat Can’ın etrafı boşaltılıp, görevlerinin düşürüldüğü ve aslında kamuoyuna unutturulmak istendiği Polat Can’ın bu nedenle tepkili olduğu belirtiliyor.

Polat Can’ın Kobani süreci, ABD ve Şam ile ilişkiler ayrıca  IŞİD ile ilgili konularda pek çok özel ve gizli bilgiye sahip olduğu belirtiliyor. Bu nedenle de PKK tarafından Polat Can’ın kimlerle görüştüğü vb konular yakından izleniyor. Fakat Polat Can’ın ayrıldığı bilgisi Rojava’da görüşmeler yaptığı ABD ve Arap yetkililer tarafından biliniyor. Bu nedenle de hayati bir riski olmadığı ve PKK’nin Polat Can’ı öldürmekten çekindiği belirtiliyor.

Fakat Polat Can olayı PKK’nin Rojava’da çözülen kadro siyasetini belirlemek açısından da oldukça önemli. Çünkü PKK Rojava’daki karizmatik, örgüt içinde belli ağırlığı olan tüm kadrolarını tek tek tasfiye ediyor, Kandil’e geri çekmekle tehdit ediyor.  Özellikle de “Rojavayı Rojavalılar yönetmeli”  görüşünde ısrar eden PKK kadroları tek tek diskalifiye ediliyor.  Özellikle Ciwan Areb, Dozdar Hamo, Nureddin Sofi gibi isimlerin tasfiye edilmesinden sonra Rojavalı kadroların kendi içine çekildiği ve tasifiye edilmekten korktuğu belirtiliyor.  Kadroların PKK’nin kandil yönetiminden korktuğu ve Rojava’ya gönderilen Kuzeyli Kadrolara fazla itiraz etmedikleri belirtiliyor.  Polat Can’ın da tasfiye edilmekten korktuğu da gelen bilgiler arasında.  Ayrıca gittikçe daralıp PKK’nin kendisine bağlı bir manga gibi yürüttüğü rojava’da kadroların da daha fazla umutsuzlaştığı ve herkesin kendini kurtaracak bir yol aradığı belirtiliyor.  Yani Polat Can ayrılan ilk kadro değil.

PKK kaynakları olaya dönük şu ana değin bir açıklama yapmadı.

ABD’nin Türkiye raporunda Kürtlere dönük baskılar ve Türkiye’deki anti-demokratik uygulamalar yer aldı

ABD'nin Türkiye raporunda Kürtlere dönük baskılar ve Türkiye'deki anti-demokratik uygulamalar yer aldı

ABD Dışişleri Bakanlığı yıllık raporunda, Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlallerine yer verildi. Raporda, Konya’da Dedeoğlulları ailesinin 7 ferdinin katledilmesi, “Kürdistan” sözü nedeniyle gözaltına alınma ve Kürtçe anadilde eğitim konularına da yer verildi.

ABD Dışişleri Bakanlığı ülkelerdeki insan hakları uygulamalarını değerlendirdiği yıllık raporunu açıkladı. Raporun 93 sayfalık Türkiye bölümünde, geçtiğimiz yıllarda yaşanan insan hakları ihlalleri 7 başlık altında sıralandı.

Raporun özet bölümünde, Türkiye’de 2018’de yapılan cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde Avrupa Güvenlik ve İşbirliği (AGİT) gözlemcilerinin medyadaki haberler ve bir cumhurbaşkanlığı seçimi adayının (Selahattin Demirtaş) cezaevinde olması dahil kampanya ortamında kısıtlamalara ilişkin kaygılarını ifade ettiği hatırlatıldı.

Sivil makamların, kolluk kuvvetleri üzerinde etkili bir kontrol sağladığına işaret edilen raporda, ancak buna rağmen suistimallerin devam ettiği, suçluların cezalandırılması için mekanizmaların yetersiz kaldığı, dolayısıyla güvenlik güçlerinin ihlaller gerçekleştirdiği belirtildi.

Özet bölümünde ayrıca, önemli insan hakları sorunları arasında; keyfi tutuklamalar, tutukluların şüpheli ölümü, zorla kaybetmeler, işkence, muhalif politikacılar ve eski parlamento üyeleri, avukatlar, gazeteciler, insan hakları aktivistleri ve ABD Misyonu çalışanları da dahil olmak üzere on binlerce kişinin “terörist” gruplarla bağlantılı olduğu veya ifade özgürlüğü çerçevesindeki sözleri nedeniyle “keyfi olarak” tutuklanması gibi konulara yer verildi.

Türkiye’de gazetecilere yönelik şiddet ve tehdit, medya kuruluşlarının kapatılması, sansür, muhalif site ve sivil toplum kuruluşlarına yönelik aşırı kısıtlayıcı yasaların çıkarılması, toplanma, örgütlenme ve hareket özgürlüklerinin ciddi şekilde kısıtlanması, mültecilerin geri gönderilmesi, yerel insan hakları örgütlerine yönelik taciz, cinsiyete dayalı şiddet, etnik farklılıklar ve kadınları hedef alan şiddet suçlarının devam ettiği belirtildi.

Sistemik etnik şiddet ve ayrımcılık

Raporun bu bölümünde, Anayasanın, tüm vatandaşlar için tek bir vatandaşlık tanımı sağladığı ve üç gayrimüslim azınlık (Ermeni Apostolik Hıristiyanlar, Yahudiler ve Rum Ortodoks Hıristiyanlar) dışında ulusal, ırksal veya etnik azınlıkları açıkça tanımadığı, Süryaniler, Caferiler, Ezidi Kürtler, Kürtler, Araplar, Romanlar, Çerkezler ve Lazlar dahil olmak üzere diğer ulusal, dini veya etnik azınlıkların dil, din ve kültürel haklarını tam olarak kullanmalarına izin verilmediği belirtildi.

Anayasanın dil, ırk veya renge dayalı ayrımcılığını yasakladığı ve kanun önünde eşitlik sağladığı ancak yetkililerin bu hükümleri tutarlı bir şekilde uygulamadığı ifade edildi.

15 milyondan fazla vatandaşın Kürt’ün bulunduğu bilgisine yer verilen raporda, Kürt sivil toplum örgütleri ve siyasi partilerin, toplanma ve örgütlenme özgürlüklerini kullanırken sorunlar yaşamaya devam ettiği kaydedildi.

Yine, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 2016 ve 2017 yıllarında KHK ile kapatılan yüzlerce Kürt sivil toplum kuruluşu ve Kürtçe yayın yapan medya kuruluşunun kapalı kaldığı hatırlatıldı.

Raporda, Kanun, okulların kanuna tabi olması ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından denetlenmesi şartıyla vatandaşlara günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandıkları dil ve lehçelerde eğitim vermek üzere özel kurumlar açmalarına izin veriyor. Bazı üniversitelerde seçmeli Kürtçe dersler veriliyordu ve 5 üniversitede Kürtçe bölümler vardı. İsmail Beşikçi Vakfı’nın Kürt araştırmaları alanında çalışan 58 akademisyenle yaptığı bir ankette, yüzde 63’ünün derslerinde otosansür uyguladıklarını ve yüzde 70’inin akademik araştırma ve yayınlarında otosansür uyguladıklarını belirtti” denildi.

Yasaların, daha önce Türkçe olmayan köy ve mahalle adlarının eski haline getirilmesine izin verdiğine, siyasi partilere ve üyelerine herhangi bir dilde kampanya ve tanıtım materyalleri kullanma hakkı tanıdığına dikkat çekilen açıklamada bu hakkın da korunmadığı, devlet ve kamu hizmetlerinde Türkçe dışındaki dillerin kullanımının kısıtlamandığı belirtildi.

Ekim ayında polisin, Siirt’te bir Kürt esnafın, İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’e “Burası Kürdistan’dır, Dilimiz, kimliğimiz inkar ediliyor” dediği için gözaltına aldığı, savcılığın esnaf hakkında, “terör örgütü propagandası” iddiasıyla soruşturma başlattığı hatırlatıldı.

Raporda Kürtlere yönelik “ırkçı” saldırılara da yer verildi. Temmuz ayında Konya’da Dedeoğulları ailesinin 7 üyesinin öldürüldüğü, aile ve akrabaların, Mayıs ayında “Boz Kurtlar” grubuna bağlı aşırı milliyetçi grup tarafından saldırıya uğradığı anımsatıldı.

Yine, Mayıs ayında, başkent Erbil’den Mersin’i ziyaret eden bir Kürt aileye ırkçı saldırı gerçekleştirildiği bilgisine yer verildi.

Çatışmalar ve sivil can kayıpları

Güvenlik güçleri ile PKK arasında yaşanan çatışmaların sivillerin ölümüne yol açtığı bilgisine yer verilen raporda, hükümetin, “terörle mücadele operasyonlarıyla” bağlantılı olarak sivillerin haksız veya kasıtsız ölümleri nedeniyle güvenlik personeline yönelik soruşturma veya kovuşturma çabalarına ilişkin bilgi yayınlamadığı kaydedildi.

Uluslararası Kriz Grubu’na göre, 1 Ocak-15 Kasım tarihleri arasında PKK ile yaşanan çatışmalarda toplam 25 sivil, 51 güvenlik gücü mensubu ve 268 PKK militanın öldüğü bigisine yer verilen raporda, insan hakları örgütlerinin hükümeti, “PKK ile mücadelesinde sivillerin hayatını korumak için yeterli önlemleri almamakla” eleştirdiği hatırlatıldı.

İşkence ve insanlık dışı muamele

Raporda, Anayasa ve yasaların, işkence ve kötü muameleyi yasakladığı ancak ancak yerel ve uluslararası hak gruplarının, bazı polis memurları, cezaevi yetkilileri ve askeri ve istihbarat birimlerinin bu uygulamaları gerçekleştirdiğini bildirdiği kaydedildi.

Raporda Ocak ayı başında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne Melih Bulu’yu atamasının ardından polisin şiddet kullanarak protestoları dağıttığı; polisin evlere baskın yaparak 45 öğrenciyi gözaltına aldığı anımsatıldı.

Uluslararası Af Örgütü’nün öğrencilerin işkence ve kötü muameleye maruz kaldıklarını bildirdiği belirtildi. Öğrencilerin polisin kendilerini gözaltı sırasında ittiği ve darp ettiğini aktardıkları kaydedildi. Rapora göre, en az sekiz öğrenci kıyafetlerini çıkarmaya zorlanarak arandıklarını ve LGBTQI topluluğundan iki öğrencinin polisin kendilerini copla tecavüzle tehdit ettiğini ve cinsel yönelimleriyle ilgili olarak sözlü istismarda bulunduğunu aktardı.

Uluslararası Af Örgütü’nün en az 15 öğrencinin gözaltına alındıktan sonra hastanede tıbbi muayene sırasında kötü muamele rapor ettiğini belirttiği bilgisi de raporda yer aldı.

“Polis aşırı güç kullandı”

Özellikle İstanbul’da yıl boyunca protestoların devam ettiği, İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre polisin Ocak ayından bu yana en az 38 şehirde 700’den fazla göstericiyi gözaltına aldığını tahmin ettiği belirtildi.

İnsan hakları örgütlerinin polisin gözaltılar sırasında sıklıkla aşırı güç kullanımına başvurduğunu bildirdiği kaydedildi. Örneğin İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün Şubat ayında polisin gözaltına direnmeyen göstericileri tekmelediğini bildirdiği kaydedildi.

Raporda hükümetin işkenceye karşı sıfır tolerans politikasını takip ettiğini iddia ettiği ve işkence vakalarında kısıtlama tüzüğünü kaldırdığı hatırlatıldı.

İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün 2021 yılı raporunda “Son dört yıl içinde polis gözetiminde ve cezaevinde işkence, kötü muamele iddialarındaki artış Türkiye’nin bu alanda saha önce sağlamış olduğu ilerlemeyi geriletti” şeklindeki tespiti anımsatıldı.

Şubat ayında tutuklu bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Hakkari belediye başkanı Dilek Hatipoğlu’nun, çıplak arama için soyunmayı reddettiği için güvenlik görevlilerinin kendisini dövdüğünü iddia ettiği bilgisine yer verildi.

Raporda, insan hakları örgütlerinin askere alınan bazı gençlerin ciddi tacizlere, fiziksel tacize ve ölüm veya intiharla sonuçlanan işkenceye maruz kaldığı yönündeki açıklamaları hatırlatılarak, özellikle Alevi ve Kürt askerler arasında, orduda şüpheli ölümlerin bildirildiği hatırlatıldı.

Cezaevi ve gözaltı merkezi koşulları

Raporda Türkiye’deki cezaevlerinin fiziksel koşullar açısından standartları genel olarak karşıladığı ancak aşırı kalabalık olmasından kaynaklanan ciddi sorunların çok sayıda cezaevinde Avrupa Konseyi İşkencenin Önlenmesi Komisyonu’nun (CPT) 2017 ve 2019 yıllarındaki ziyaretlerde insanlık dışı olarak değerlendirilebileceğini söylediği koşullarla sonuçlandığı belirtildi.

Türkiye’deki gözaltı merkezlerinin genel olarak havalandırma ve onarım açısından iyi durumda olduğu ancak çok sayıda tesisin yapısal bazı eksikliklerinin bulunduğu ve eksikliklerin bu tesisleri birkaç günden fazla süren gözaltılar için uygun olmayan hale getirdiği belirtildi.

 “Hapishane nüfusunda korkunç artış var”

Raporda, “Cezaevlerinin aşırı kalabalık olması önemli bir sorun olmaya devam etti. Adalet Bakanlığı’na göre, Mart ayı itibariyle ülkede 250.756 mahkum kapasiteli 374 cezaevinde, tahmini toplam 283.481 mahkumj bulunuyor” denildi.

İnsan hakları örgütleri ve Avrupa Konseyi İşkencenin Önlenmesi Komisyonu’nun mahkumların sıklıkla temiz içme suyu, düzgün ısınma ve havalandırma, ışık, gıda ve sağlık hizmetlerine yeterli erişim konusunda sorun yaşadığını söylediği belirtildi. İnsan hakları örgütlerinin cezaevlerinin kalabalık olması ve hijyen koşullarının yetersiz olmasının Covid-19 pandemisinden kaynaklanan riskleri daha da kötüleştirdiğini belirttiği kaydedildi.

Sivil toplum örgütlerinin, pozitif test sonucu iki hafta boyunca tecritte karantinaya yol açacağı için mahkumların sağlık sorunlarını bildirmeye korktuğunu rapor ettiği kaydedildi.

Mart ayında Medya ve Hukuk Araştırmaları Derneği’nin beş tesiste mahkumlarla yaptığı ankete katılanların yüzde 56’sının pandemi sırasında yeterli hijyen malzemelerine erişimi olmadığını söyledikleri belirtildi.

Keyfi tutuklama ya da gözaltı

Türkiye’de yasaların keyfi tutuklamayı yasakladığı ve kişinin kanunsuz şekilde gözaltına alınmasına mahkemede itiraz edebilme hakkı tanıdığı; ancak çok sayıda güvenilir haberde hükümetin her zaman bu koşulları uygulamadığının gösterildiği belirtildi.

İnsan hakları örgütlerinin, 2016’daki darbe girişiminin ardından yetkililerin terör bağlantılı suçlardan ötürü Gülen hareketi ya da PKK ile bağlantılı oldukları gerekçesiyle yüz binlerce kişiyi sorgulanabilir delil standartlarıyla veya hukuki süreci tam olarak işletmeden tutuklamaya ve gözaltına almaya devam ettiğini söylediği bilgisine yer verildi.

 “Hem Türkiye içindeki hem de uluslararası insan hakları örgütleri bu davalardaki hukuki süreci eleştiriyor ve yargının tarafsız olmadığını ve sanıkların kimi zaman kendilerine yöneltilen suçlamalara temel oluşturan delile erişimlerinin olmadığını belirtiyor” denildi.

Hukukun üstünlüğünü savunanların Türkiye’de yargılama öncesi gözaltının özellikle siyasi temelli terör suçlamalarını içeren davalarda geniş şekilde kullanılmasının bir tür yargısız cezalandırma haline geldiğini not ettiği belirtildi.

Yargılama sisteminin hızlı bir yargılama sağlamadığı, duruşmaların arasında ayların olduğu, kimi zaman yargılamaların iddianamenin hazırlanmasından yıllar sonra başladığı ve itirazların sonuçlanmasının yıllar alabildiği kaydedildi.

Adalet Bakanlığı’nın Mayıs ayında açıkladığı verilere göre 38 bin 34 kişinin yargılama öncesi gözaltında tutulduğu ve bunun toplam cezaevi nüfusunun yüzde 13’ünü oluşturduğu belirtildi.

Adil yargılanma

“Yasa, bağımsız bir yargı sağlar, ancak yargı, özellikle yürütme organından gelen etkiye maruz kalmaya devam etti” denilen raporda, Haziran ayında araştırma şirketi KONDA’nın anketine katılanların yüzde 64’ünün adalet sistemine güvenmediğini söylediği ve Kürtler arasında bu oranın yüzde 85’e yükseldiğinin görüldüğü belirtildi.

Gözlemcilerin bazı yargılamaların sonucunun önceden belli olduğu konusunda endişelerini dile getirdikleri ve yargıda müdahaleye işaret ettikleri belirtildi.

“İnsan hakları örgütleri siyasi olarak hassas davalarda hakimlerin sıklıkla gazetecilerin ve gözlemcilerin mahkeme salonuna girmesini yasakladığını, sanıkların sözlerini kestiğini, konuşmalarına izin vermediğini ya da sanığın açıklamasını dinlemeden karar verdiğini aktardığını bildiriyor” denildi.

Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davaları

İşadamı Osman Kavala’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) serbest bırakılması ve 2020 yılındaki beraat kararına rağmen cezaevinde kalmaya devam ettiği kaydedildi.

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Aralık ayında Kavala davasında AİHM kararını uygulamadığı için Türkiye’ye karşı ihlal sürecini başlattığı hatırlatıldı.

Alt mahkemelerin zaman zaman Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararları görmezden geldiği ya da kararların uygulanmasını ciddi ölçüde geciktirdiği belirtildi. Hükümetin Avrupa Konseyi üyesi olarak zorunlu olmasına rağmen AİHM kararlarını nadiren uyguladığı ifade edildi.

Avrupa Uygulama Ağı adlı sivil toplum örgütüne göre, Türkiye’nin önceki 10 yıl içinde AİHM kararlarının yüzde 64’ünü uygulamadığı belirtildi. 2016 darbe girişiminin ardından tutuklanan ve suçlanan eski Anayasa Mahkemesi hakimi Alparslan Aslan’ın yargılama öncesindeki gözaltının hukuksuz olduğu yönündeki AİHM kararını uygulamaması bir örnek olarak yer aldı.

8 Aralık’ta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Türkiye’nin Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş davalarında AİHM kararlarını tanımadığını söylediği ve kararların hükmü olmadığını savunduğu kaydedildi.

Siyasi Mahkumlar ve Tutuklular

Raporda, siyasi tutukluların sayısının yıl boyunca tartışma konusu olmaya devam ettiği ifade edildi.

Yıl sonu itibarıyla 7 eski HDP milletvekili ve altı HDP’li yöneticinin tutuklandığı bilgisine yer verilen raporda, Temmuz 2015’ten bu yana en az 5 bin HDP’linin “terör ve siyasi söylemle” ilgili çeşitli suçlamalarla hapse atıldığı belirtildi.

Eski HDP Eş Başkanı ve 2018 seçimlerinde cumhurbaşkanlığı adayı olan Selahattin Demirtaş’ın, AİHM kararların rağmen, Kobani davasıyla bağlantılı “terör suçlaması” sebebiyle cezaevinde kalmaya devam ettiği hatırlatıldı. Anayasa Mahkemesi’nin 2020 yılında Demirtaş’ın uzun süreli yargılama öncesi gözaltında tutulmasının hak ihlali olduğuna hükmettiği ancak Kobani davası hakkındaki soruşturma sebebiyle serbest bırakılmadığı belirtildi.

Mart ayında parlamentonun, terör örgütünün propagandasını yaptığı gerekçesiyle mahkemenin cezasını onamasının ardından HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu ihraç ettiği hatırlatıldı.

Gergerlioğlu’nin 2016 yılında sosyal medya paylaşımları sebebiyle iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldığı ve polisin Nisan ayında Gergerlioğlu’nu tutukladığı ve cezaevine gönderilmede önce kısa süreli olarak hastanede tedavi altına alındığı anımsatıldı.

Temmuz ayında Anayasa Mahkemesi’nin Gergerlioğlu’nun seçilme ve siyasi faaliyetlerde bulunma hakkının ihlal edildiğine hükmettiği, Gergerlioğlu’nun serbest bırakıldığı ve aynı ay içinde de parlamentoya yeniden girdiği belirtildi.

Çatışmalar

Güvenlik güçleri ile PKK ve bağlı kuruluşlar arasında meydana gelen çatışmalar nedeniyle bir çok bölgede değişen sürelerde sokağa çıkma yasağı ilan edildiği anımsatıldı.

Rojava’da Türk destekli Suriyeli silahlı muhalefet grupların, Kürtleri ve Ezidi Kürtleri hedef alarak, yargısız infazlar, sivillerin keyfi olarak gözaltında tutulması ve zorla kaybedilmesi, işkence, cinsel şiddet, evlerden zorla tahliye dahil insan hakları ihlalleri gerçekleştirdiği belirtildi.

TSK’nın Şubat ayında Kürdistan Bölgesi toprakları içerisindeki Gare’de düzenlediği operasyonda hayatını kaybeden 13 silahsız rehinenin PKK tarafından öldürüldüğü kaydedildi.

Yine rapoda, bir grup ailenin, 2019’dan beri Diyarbakır’da HDP ile binası önünde, “PKK’nin çocuklarını zorla silah altına aldığını veya kaçırdığını iddia ederek” eylemlerini sürdürdüğü anımsatıldı.

Sivil özgürlüklere saygı, ifade ve basın özgürlüğü

Hükümetin muhalefeti ve bağımsız gazeteleri temsil eden gazeteciler hakkında soruşturma açması ve gazetecilerin cezaevine konulmasının ifade özgürlüğünü engellediği belirtilirken; medya çalışanlarının otosansürün yaygın olduğunu bildirdiğine dikkat çekildi.

Hassas konularda ya da hükümeti eleştiren şekilde yazan ya da konuşan kişilerin soruşturma, ceza, suçlama, işini kaybetme ya da hapis cezası riskiyle karşı karşıya olduğu kaydedildi.

Ana akım medyanın büyük ölçüde hükümet yanlısı şirketler tarafından kontrol edildiğinin belirtildiği raporda, Press in Arrest adlı sivil toplum örgütüne göre savcıların 2018 yılından bu yana gazeteciler aleyhinde açılan davaların yüzde 10’unda ömür boyu hapis cezası talep ettiği belirtildi.

Yasaların, dil, ırk, milliyet, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep farklılıklarıyla ilgili “nefret söylemi” veya incitici eylemlerden mahkumiyet için üç yıla kadar hapis cezası öngördüğü bilgisine yer verilen raporda, insan hakları gruplarının, “yasa azınlıkları korumaktan çok ifade özgürlüğünü kısıtlamak için kullanılıyor” dediği belirtildi.

Meclis tüzüğünün, “Kürdistan” kelimesinin veya diğer hassas terimlerin meclis katında kullanılmasını yasakladığı bilgisine yer verildi.

Raporda, hükümetin internet erişimini kısıtlamaya devam ettiği, hükümetin şeffaf olmayan yasal bir otoriteyi kullanarak özel online konuşmaları izlediği belirtildi.

Twitter’ın iç şeffaflık raporuna göre 2020 yılının son altı ayında şirketin içerik kaldırılması konusunda 3,749 mahkeme emri ve talebi aldığı kaydedildi.

Anti-semitizm

Raporda İstanbul Başhahamlığı’na göre Türkiye’de yaklaşık 16 bin Yahudi’nin yaşadığı ve cemaatin bazı üyelerinin anti-semitizm endişeleri sebebiyle göç etmeye ya da ikinci bir ülkenin vatandaşlığını almaya devam ettiği belirtildi.

Türkiye’de yıl içinde yazılı basında ve sosyal medyada Yahudi düşmanı söylemin sürdüğü ve Mayıs ayında Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki çatışmaların patlak vermesinin ardından arttığı kaydedildi.

Raporun bu bölümünde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Gazze’de İsrail’in hava saldırıları konusunda konuşurken anti-semitik bir söylem kullandığı savunuldu; “İsrailliler beş altı yaşındaki çocukları öldürecek kadar katil. Bunlar kan emmekle ancak doyar” sözlerine yer verildi. Türk yetkililerin bu açıklamanın anti-semitik olduğunu reddettiği de ifade edildi.

Hükümetin anti-semitizmle ve Yahudi Soykırımı’nın çarpıtılmasıyla mücadele kapsamında Ocak ayında Uluslararası Holokost Anma Günü’nü anmaya devam ettiği ve Dışişleri Bakanlığı’nın yazılı bir açıklama yaptığı hatırlatıldı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Direktörlüğü’nün Holokost kurbanları ve diğer soykırımların kurbanlarının anısına ayrılan bir internet sitesi açtığı ve bu sitede Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, baş hahamın ve Türkiye Yahudi Cemaati başkanının mesajlarına yer verildiği belirtildi.

Şubat ayında hükümetin 1942 yılında İstanbul açıklarında batan Struma gemisinde ölen 800 Yahudi mülteciyi andığı, törene İstanbul Valisi, Başhaham Haleva ve Yahudi cemaatinin diğer üyelerinin ve diplomatların katıldığı anımsatıldı.

Kaynak: Rudaw

TSK ve PKK çatışmalarında sivil halkı korumak için alanlara Sınır Muhafızları yerleşiyor, PKK ve TSK rahatsız

TSK ve PKK çatışmalarında sivil halkı korumak için alanlara Sınır Muhafızları yerleşiyor, PKK ve TSK rahatsız Peşmerge, Haftanin, Şekif, Werxel, Lolan, Bradost, Sidekan, Haftanin, Derkar, Batufa, Zınare Keste, Pençe Kaplan Operasyonu, Kararlılık operasyoun, Pençe Yıldırın operasyonu

PKK ve TSK arasındaki çatışmaların odak noktası olan Haftanin ve Metina bölgesinde sivilleri korumak ve çatışmaların iç bölgelere yayılmasını önlemek amaçlı yeni üsler kuruluyor. Bu üslerden biri de Kela Qumri bölgesi.

Yerel kaynaklar Irak Sınır Muhafızlarının Kani Masi kasabasında stratejik noktalardan biri olan Kela Qumri’ye konuşlandığını belirtiliyorlar.

Kela Qumri nerede?

Yeni üs bölgesi, “Metina” olarak da adlandırılan bölgede, TSK’nın yerleştiği Keste Kayalıklarının karşısında yer alıyor. Tepe, askeri açıdan Hiror, Deşiş, Keste ve diğer köylerin savunması için önemli bir konuma sahip.  Ayrıca tepe Qaşûra denen büyük bir alanı da savunmuş oluyor.

Ayrıca Kela Qumri Haftanin ve Metina arasındaki bağlantıyı da sağlayan bir yer. Türk ordusunun bu yıl Haftanin ve Metina hattındaki üslerini birleştirmek için Kela Qumriye alanına girmeyi planlayacağı düşünülüyordu.

Alanın tutulması TSK’nin planını bozacak bir adım olarak görülüyor.

Neler olmuştu?

TSK 2018 yılında “Kararlılık operasyonu” adı ile başlattığı operasyonlardan sonra her yıl yeni bir operasyon ile Kürdistan Bölgesinin içlerine doğru ilerleyerek alan tutuyor.

Bu operasyonlar sırası ile

  1. Kararlılık operasyonu: 10 Mart 2018 yılında yapıldı. Bu operesyon boyunca Türk ordusu Xaxurke’nin diğer alanlarla ilişkisini kesmiş. Xaxurke’nin stratejik yerlerini tek tek tutmuştur. 30 km içeriye doğru ilerlemiş pek çok yerde üs kurmuştur. PKK güçleri bu ilerleyiş karşısında geri çekilmiş ve köylerin çevresine yerleşmiştir.
  2. Pençe operasyonu: 28 Mayıs 2019 yılında başladı. Bu tarihten sonra Türk devleti operasyon yaptığı yerlerden geri çekilmemiş kalıcı üsler kurmuştur. Xaxurk ve Xinêre bölgesinde yapılan operasyonda Kürdistan için stratejik noktalar ele geçti. PKK 30 yıldan beridir direk kontrol ettiği Şekif gibi staretjik noktayı 3 saat içinde terk etti. Böylelikle önemli bir su kaynağı olan Lolan suyu çevresi tümden kontrol altına girdi. Önemli yaylalar olan Lolan, Lilkan, Goşine yaylaları da Türk devletinin denetimine girdi. Karker, Şehzade, Abdal Kovi gibi önemli başka tepelerde ele geçti. Halk büyük zarar gördü. Aynı yılın yaz ayının ortasında operasyonun ikinci ayağı başlamış Ermuş Vadisi, Xaxurk vadisi ve dağları denetime girmiştir. Neredeyse TSK tüm Bradost vadisine yerleşmiştir.

Aynı operasyonun üçüncü ayağında da Haftanin bölgesinde yapıldı. Aynı yıl Sinaht hattında stratejik tepelere yerleştiler.

  1. Pençe Kaplan operasyonu: 17 Haziran 2020 tarihinde başladı. Operasyon Haftanin dağlık alanlarını kapsadı. Bu operasyon boyunca Haftanin’in pek çok önemli noktasına Türk ordusu yerleşti. Zaxo’ya bağlı Batufa nahiyesine kadar Türk ordusu geldi. Yüzlerce bağ, bahçe sulak alan tutuldu. Köyler boşaldı.

PKK burada da operasyon başladıktan 48 saat sonra geri çekildi. Alan tutulmadı. Böylelikle Kuzey ve Güney Kürdistan arasındaki Behdinan ile Botan arasındaki önemli bir bağlantı noktası koptu.

PKK’nin planı TSK ve Peşmergeyi çatıştırmaktı

PKK’nin bu yıl boyunca planı bölgede TSK güçleri ile Peşmerge’yi karşı karşıya getirmekti. Sürekli olarak Peşmerge güçlerinin yakınlarından Türk devletine taciz ateşi açıyor, köylüleri kullanıyordu. Kürdistan Bölgesi tehlikeli sonuçlar doğuracak bu plana karşı ihtiyatlı davrandı. Kürdistan Bölgesinin çağrısı ile Irak sınır muhafızları bölgeye gelerek güç yerleştirdi. Bu nedenle PKK’nin bu planı tutmadı. Bu kez PKK Irak sınır muhafızlarının yollarına mayın döşemeye ve taciz atışı yapmaya başladı.

Kürdistan Bölgesi bu operasyonda planın görünenden çok farklı olduğunu TSK ve PKK’nin değil asıl kendisinin kaybettiğini görerek bazı alanları tutarak savaşı sınırlandırma stratejisini esas aldı. Böylelikle hem TSK’nin sivil yerleşim yerlerine ve yollarına yakınlaşması önlenecek hem de PKK’nin savaşı sivil alanlara kaydırma stratejisi engellenecekti.

Bu nedenle Kürdistan Bölgesi Peşmerge güçlerinin dağlık alanlara üs kurması hem Türk devletini hemde PKK’yi rahatsız etti.

  1. Pençe-Şimşek ve Pençe -Yıldırım operasyonu: Bu operasyon 23 Nisan 2021 tarihinde başladı. Amediye, Metina, Zap, Avaşin, Basya hattında yürütüldü. Bu operasyonda TSK Haftanin ve Metina arasındaki bölgeyi kontrol etmeyi, ayrıca Metina Avaşin hattını birleştirmeyi hedefledi. Avaşin yaylalarının tümünü kontrol etti. Ayrıca çok stratejik olan Zinare Keste (Keste Kayalıkları’nı) neredeyse 24 saat içinde aldı. PKK bu operasyonda da stratejik alanları birkaç saat içinde terk etti. Sadece Werxalê denen ve stratejik olmayan bir bölgede bir mağaradaki gücü uzun bir zaman çatışmada kaldı. Daha sonra hepsi hayatını kaybetti.

PKK’nin savaş tüneli dediği mevzilerde devlet ağzını keşfettiği mağaraların ağzına beton döktü. Hala da o mağaradakilerin akıbeti bilinmiyor. Sonuç olarak devlet tüm mağaralara girdi. TSK 2021 operasyonunda da 14 yeni üs alanı kurdu.

Sınır Muhafızları 15 yeni yere üs kurdu

Kürdistan Bölgesi bu yıl da çatışmanın yayılmasını önlemek amacı ile Irak ile ortak 15 yeni noktayı tuttu. Buna rağmen 6 köy boşaltıldı. 3 sivil hayatını kaybetti.

PKK, Sınır Koruma Muhafızlarının çatışmayı engellemek için harekete geçtiği günden bu yana sürekli olarak bunun alanın işgali olarak yansıtmak için medyasını harekete geçirdi. Kürdistan Bölgesi ve Irak güçlerinin alanlara yerleşmesini TSK ile iş birliği olarak yansıttı. Oysa ki TSK da PKK kadar alana yerleşen güçlerden rahatsızlık duyuyor.

Sınır Muhafızları ve Peşmerge alanın yasal ve meşru gücüdür

Ayrıca alanda ki Peşmerge güçleri ve Sınır Muhafızları alanın yasal hem de meşru gücüdür. Alanda meşru olmayan güç ise PKK’dir. PKK sivillerin bir cenneti olabilecek dağları birer savaş meydanına çevirmiş, 30 yıldır alanı tuttuğu halde taş üstün bir taş koyup halka hizmet etmediği gibi hizmet edilmesini de engellenmiştir.
Halk bu gerçeği gördüğü için alana Peşmerge güçlerinin yerleşmesini istiyor. Çünkü bu biçimde güvenliğinin sağlana bileceğini biliyor.

Kürdistan Ulusal Bağımsızlık Mücadelesinin Efsanevi Lideri General İhsan Nuri Paşa

Kürdistan Ulusal Bağımsızlık Mücadelesinin Efsanevi Lideri General İhsan Nuri Paşa Ağrı Dağı isyanı, Koçgiri, Şex Said, Azadi Hareketi

Bugün General ihsan Nuri paşanın 46. şehadet yıldönümü. Büyük generali saygı ve minnetle anıyor yaşamına dair bazı kesitleri siz değerli okuyucularımızla paylaşmayı görev biliyoruz.

İhsan Nuri Paşa 1892’te Bitlis’te doğdu. Cibranlı Kürt Aşiretinin ileri gelenlerinden Ali Quli’nin oğludur. İlköğretimini Bitlis’te, sonra Osmanlı Devleti’nin aşiret reislerinin çocukları için kurduğu Erzincan askeri rüştiye mektebini başarıyla bitirir. Daha sonra 1908 yılında İstanbul’daki Harp Okulunda eğitimine devam eder.  1910 yılında yani 17 yaşında teğmen olarak Harbiye’den mezun oldu. Binlerce öğrenci arasında 27’ci sırada subay derecesi ile üsteğmen rütbesini alarak Osmanlı ordusuna katılır.

İlk görev süreci Osmanlılara karşı gelişen milliyetçi hareketleri bastırmak için gönderilen birliklerde yer alır. Balkanlarda, Yemen’de ilk görevini başarılı bir komutan olarak icra eder. Çok geçmeden patlak veren 1.dünya savaşında doğu cephesinde carlık Rusya’sına karşı savaşır. Nerman çatışmasında ağır yaralanır. Tedavi için Erzincan’a gönderilir. Mevsim koşullarından dolayı donma tehlikesi geçirir ve ayak parmakları soğukta yanar. Tedavisinden sonra 9.cu Orduda görevlendirilir. 1. Dünya savaşı bittikten sonra İstanbul’a döner. Ferit Paşa’nın İstanbul hükûmetine karşı eski silah arkadaşlarını örgütleyerek isyan eder. Ferit Paşa hükümetinin düşmesini sağlayan süreci başlatır. Aynı zamanda ordudaki kariyerine devam eder.

 İhsan Nuri Paşa’nın bu isyanı ittihat Terakkicilerin dikkatinden kaçmaz ve onunla ilişkiye geçerler İhsan Nuri Paşa’ya Kemalistler boş vaatleri ile: “Biz Kürt halkının haklarına karşı değiliz. Biz Kürtlerin temsilcileriyle görüşüp isteklerini kabul etmek istiyoruz. Bu mücadele Kürt ve Türk halklarının özgürlük mücadelesidir. TBMM Kürt ve Türk halklarının meclisidir” derler. Ancak çok geçmeden bu vaatlerin boş olduğu anlaşılır ve İhsan Nuri Paşa’da Kürt örgütleri ile daha yakından ilgilenir. 1918 de seyit Abdulkadir Geylani başkanlığında kurulan Kürt teali cemiyeti ile örgütsel ilişkilenir. Kendi ulusal-siyasal düşüncelerini Kürt teali cemiyetinin yayın organı olan JİN gazetesine makaleler yazarak, yayınlar. “Wilson ilkeleri ve Kürtler” başlığı ile kaleme aldığı makale ordu içerisindeki konumunu tartışmalı duruma sokar. Ancak İhsan Nuri Paşa bu çalışmalarından geri adım atmaz.

 İstanbul merkezli Kürt siyasal ve aydınlanma çalışmaları Koçgiri isyanı ile birlikte yönünü Kürdistan’a taşındı. Legal ve barışçıl Kürt siyasal hareketleri Kemalistlerin Kürtlere karşı tavırlarının radikalleşmesi ile boyut değiştirdi. Radikal ve illegal hareketler dönemi başladı. Cumhuriyetin ilanıyla gelen inkârcı yaklaşım ve baskılar Kürtleri daha ses getirici mücadele yöntemlerini seçmeye yöneltti. 1923’te Erzurum’da Cıbranlı Halit, Bitlisli Yusuf Ziya Bey, Hacı Musa Mutki vb. Kürt liderlerinin önderliğinde illegal olarak Azadi örgütü kuruldu. Örgüt kısa zamanda Kemalistlerden umudunu kesmiş tüm Kürt ulusalcı kesimlerin odağı haline geldi. Tüm Kürt illerinin şubeleri açıldı. Azadi örgütü; Kürt Teali Cemiyeti’nin ılımlı ve barışçı yöntemlerinden farklı olarak silahlı mücadeleyi esas almış ve Kürtleri bağımsızlığa kavuşturmayı hedeflemiştir. Kürtler siyasal açıdan Araf’taki hallerine son vermişlerdir. Azadi cemiyeti ordu içerisindeki Kürt subayları örgütleyerek ulusal bağımsızlık isyanını gücü haline getirmiştir. İhsan Nuri Paşa de Siirt’te görevli iken bu örgütle ilişkilenmiş ve örgüte sonradan dâhil olmakla birlikte kısa bir sürede örgütün en önemli şahsiyetlerden biri haline gelmiştir. Siirt’te Gezici Teftiş Görevlisi olarak bulunduğu sırada örgütün Siirt şubesi başkanlığını üstlenir. Bunun üzerine Azadi örgütünün isyan planını ordunun içerisindeki Kürt subaylarını örgütleyerek yerine getirmekle çok önemli bir misyon üstleniyor.

Türk devleti Hakkâri’de ki Nesturî ayaklanması gerekçesi ile İhsan Nuri Paşa 1924’te Şırnak’a gönderiyor. İhsan Nuri Paşa Şırnak’a binbaşı rütbesi ile görevlendirilir. O bu mertebeyi isyanı örgütleme için kullanır. Şırnak’taki aşiretlerle ilişkilenir ve isyan için onları örgütler. Planın uygulanacağı gece acil kodu ile gelen emir üzerine İhsan Nuri Paşa Elkê’ye gitmek zorunda kalır. Birliğindeki Azadi komitesindeki subaylardan Rasim Bey, Tevfik cemil, Hurşit Ertuşi ve Yusuf Ziya’nın kardeşi Ali Rıza beyle isyanı Elkê’de başlatırlar. Şex Sait isyanının ilk kurşunu Elkê isyanı ile sıkılmış oldu. Ancak isyan planlandığı gibi gitmeyip istenilen sonuçları vermedi. Cumhuriyet tarihinin ilk örgütlü isyanı diyebileceğimiz Elkê isyanı Azadi örgütünün ordu içerisindeki hazırlık düzeyini de gösterdi. Bu isyanda Ali rıza bey tutuklandı.

 İhsan Nuri Paşa, Hurşit Ertuşi, Tevfik cemil ve Rasim bey beraberindeki 350 askerle Kato dağlarına çıktılar. Daha sonra İhsan Nuri Paşa Şengal dağında geçici bir süreliğine konumlandı. Bu esnada İngilizler ihsan Nuri paşanın kendileri ile askeri çalışmalarda bulunması için teklif götürdüler. İhsan Nuri bu teklife karşılık şu cevabı veriri: “Ben Kürt Halkının özgürlüğü için mücadele etmek istiyorum. Bir birliğin görevlisi olarak İngilizlere hizmet edemem”. Bu esnada kuzey Kürdistan’da Şex Sait isyanı başlamıştı. İhsan Nuri Paşa da isyana katılmak için kuzeye geçer ancak gidene kadar isyan bastırılır. Bu defa da tekrar güney Kürdistan’a geçerek Rewandız’da Seyit Taha Nehri’nin yanında konumlanır. Fakat İhsan Nuri Paşa kuzey Kürdistan’daki gidişata müdahale edilmesi gerektiğinin bilincindedir. Bunun üzerine doğu Kürdistan’a Sımko Şıkak’ın yanına geçer. Simko’nun isyanı bastırılınca İran güçlerinin eline geçer ve Zencan’da götürülür. Buradan, bir fırsatını bulur ve gizlice Hoy kentine gider. İsyanın kokusunu serhat yaylalarından alır ve yönünü Ağrı dağına çevirir.

 Şex Sait isyanından sonra direnişi sürdüren Kürt savaşçıları Ağrı dağını üs haline getirirler. Artık ulusal bağımsızlık savaşının ana merkezi Ağrı dağıdır. İhsan Nuri Paşa’da olması gereken mekana gider ve isyana hem nitelik katar hem de liderlik yapar. Lübnan’da 1927’de kurulan Xoybun Örgütü Ağrı isyanını örgütler ve liderliğine de İhsan Nuri paşayı atar.  İsyan, Xoybun’nun örgütleme faaliyetlerini doğrudan ele alması ve İhsan Nuri Paşayı “askeri temsilci” sıfatıyla atamasıyla biçim değiştirir. “Becerikli bir askeri örgütçü olan İhsan Nuri, İbrahim Paşa adıyla bilinen, Biroyê Heskê Têli’nin emrindeki kuvvetleri yeniden düzenlemesi yaparak, Kürt devletinin temellerini yaratmayı başardı.” Bir yandan askeri faaliyetleri yeniden örgütleyen İhsan Nuri öte yandan başbakanıyla, bakanlarıyla, bayrağıyla, ordusuyla, gazetesiyle Ağrıda fiili bir devlet örgütlenmesi yarattı. Broyê Heskê Têli başkanlığında çeşitli sivil yönetim organları oluşturuldu. Çok kısıtlı imkânlarla “Agrî” adıyla gazete çıkartıldı. Bir telsiz sistemi kuruldu. Ağrı dağının zirvesine üç renkli Kürt bayrağı dikildi.  “Kurdawa” köyünü Ağrı dağı Kürt cumhuriyetinin başkenti ilan edildi. Ağrı’ya ve ilçelerine Bağımsız Kürt Hükümeti’ni temsilen vali ve kaymakam atadı.

Türk devletinin tüm müdahalesine rağmen gelişmeye devam eden Kürt ulusal bağımsızlık savaşı 1928’de yeni bir aşamaya sıçradı. Türk devleti diğer isyanlara uyguladı taktiği Ağrı’da da denemek istedi ve Kürd güçleri ile görüşmeler başlattı. TBMM oluşturduğu “uzlaşma” komisyonunu bölgeye gönderdi. Komisyonda Kürt illerinden 12 milletvekili vardı. Kürt heyetine general İhsan Nuri başkanlık ediyordu. “Komisyon hükümetin isyancılar için genel af ilan edeceğini, İhsan Nuri için devlet yönetiminde yüksek bir mevki verileceği vaadinde bulunuyordu. Buna karşılık isyancılar silahlarını bırakacak ve hükümet güçlerine teslim olacaktı.”

İhsan Nuri bu teklifleri reddetti ve savaşın, “Ancak Türkiye’nin Kürt ulusal haklarını tanımasıyla durabileceğini”  belirtti. Ve şöyle devam etti: ““Benim yurdum burası ve hiçbir ihtiyacım yok. Devletin vereceği sözlere güvenmiyorum. Ben Xoybun örgütünün askeri lideri ve Kürt silahlı kuvvetlerinin genel kumandanıyım. Bu görevde Xoybun’un emriyle bulu nuyorum ve Xoybun’un mensubu olmaktan şeref duyuyorum. Görevim Türkiye’nin, Kürdistan’ın bağımsızlığını tanımasına ve onun ordularından boşaltmasına dek savaşı yürütmektir. Xoybun’a yapmak istediğiniz siyasi teklifleriniz varsa onları Xoybun’a takdim ederim. Muhtelif şahıslara para ve mevki vaatleriyle müracaatlarda bulunmak faydasızdır. Çünkü çözümlenecek sorun şahsi bir sorun olmayıp ulusal bir sorundur.”

General İhsan Nuri Paşa bu ilkeli tutumu ile adını tarih sayfalarına altın harflerle yazdırdı. Türk devleti Ağrı isyanı ile baş edemeyeceğini anlayınca sorunu diplomatik ittifaklarla çözmeye başladı. İran ile olan sınır sorunlarını bir tarafa bırakarak İran’ı kendi tarafına çekmeyi başardı. 1930’da Hükümetin başlattığı büyük saldırı, silah ve cephane kıtlığı, dışardan ve içerden yeterli desteğin gelmemesi, bölgenin en büyük devleti Sovyetler Birliğinin Türkiye’yi desteklemesi ve daha da kötüsü; Türkiye ile İran asında yapılan diplomatik anlaşmalar isyanın sonunu getirdi. Yani Ağrı isyanı İran ve Sovyetlerin yardımı ile bastırıldı. Yani Türkler diplomasi ile zafer elde ettiler. Askeri açıdan Türk devleti Ağrı’da yenilmiştir.

!930 da general İhsan Nuri Paşa İran’a geçerek çileli ve zor bir hayat yaşamaya başlar. O zor şartlara, SAVAK’ın sıkı takibat ve gözetimine ve her türlü ekonomik ve sosyal imkânsızlığa rağmen, yaşamı boyunca, Kürt davasına, bazen yazdığı yazılarla, bazen yaptığı uluslararası görüşmeler ya da katıldığı konferanslarla, yazdığı kitaplarla, hizmet etmeye devam etmiştir. 18-Mart-1976 da bir Motosikletin hızla çarpması sonucu ağır yaralanır. Bir hafta komada kalır. 25 Mart 1976 günü sabaha karşı saat 06.00 da efsanevi gerilla komutanı, büyük Kürt Lider General İhsan Nuri Paşa hayata veda eder bir grup Kürt yurtseverinin katıldığı mütevazı bir merasimle Behişt-i Zehra Mezarlığında defnedilir. Mezarının numarası; 9/ 58,12’dir.

İşgalin dördüncü yılında Efrin’de sorular cevaplanmadı, zulüm ise büyüdü

İşgalin dördüncü yılında Efrin’de sorular cevaplanmadı, zulüm ise büyüdü PKK, Murad Karayılan, Mesud Barzani, Neçirvan Barzani, Kürdistan bölgesi parlamentosu, Ruslar imralıya gitti mi, Denge Welat, Türkiye

Efrin’in ele geçirilmesinin üzerinden 4 yıl geçti. Kürtlerin kuşatılması projesinin bir parçası olan Efrin işgalinde olayın devletler arasındaki görüşmelerin perde arkası hala aydınlanmadı.

Ruslar İmralı’ya gitti mi?

PKK yöneticilerinden Murat Karayılan, kendi yayın organları Denge Welat’a yaptığı açıklamada: “Türkiye ve Rusya arasında stratejik bir ittifak yapılmıştır. Afrin’deki direnişi durdurmak için bir heyet olarak İmralı’ya gitmişler” dedi.

Öcalan’a baskı yapıldığını iddia eden Karayılan, bununla birlikte bu talebin Öcalan tarafından reddedildiğini de ifade etmiş. Bu durumun çok önemli olduğunu belirten Karayılan, konuyla ilgili olarak “Örgütümüz bu konuda geniş ve resmi bir açıklama yapacak” demişti. Karayılan ayrıca “Çünkü bu durum çok önemlidir” de demişti.

Fakat o tarihten sonra PKK hiçbir zaman bu konuyu gündeme almadı. Bu konuda bir açıklama yapılmadı. PKK’nin bu bilgileri nereden aldığı meselesi de olayda daha fazla kafa karışıklığı yarattı. Çünkü PKK Efrin’den aniden çekilmişti. Güçlerin geri çekilmesinin, Türk devletinin 18 Mart Çanakkale Zafer Günü’ne denk gelmesi de yine kafaları karıştıran bir boyut oldu.

Kürtlerin özgür geleceği için stratejik önemdeki Efrin’nin kaderini PKK’nin gizli kapılar ardındaki görüşmelere mahkum etmesi Efrin’in bu gün yaşadığı felakette belirleyici olmuştur.

Kürdistan Bölgesel Yönetiminin Efrin çabası

Efrin işgaline karşı tüm Kürtler kenetlendi. Mesut Barzani “Efrin’de Kürtlerin maruz kaldığı felaket ve zulüm zincirinin halkasıdır” demişti. Barzani’nin bu tespiti nedeni ile Kürdistan Bölgesindeki tüm kurumlar Efrin için harekete geçti.

Daha Efrin işgal edilmeden önce Kürdistan Bölgesi Parlamentosundan bir heyet Efrin’i ziyarete ederek tutumunu ortaya koydu. Ayrıca 30 Ocak günü toplanarak IKBY Parlamentosu dün Afrin gündemiyle toplandı. Parlamento TSK’nın Afrin’e düzenlediği operasyonu kınadığını açıkladı.

Parlamentonun yaptığı açıklamada Birleşmiş Milletler (BM) ve uluslararası toplumdan Zeytin Dalı operasyonuna karşı acil tavır talebinde bulunuldu.

Mesut Barzani Efrin için BBC gibi uluslararası medyaya konuşarak Efrin için kamuoyu yaratmak istedi. Ayrıca ABD’ye ve Türk devletine de direk çağrı yaptı.

Zamanın Kürdistan Bölgesi Başbakanı Neçirvan Barzani’de yine Efrin için uluslararası kamuoyuna çağrı yaptı.

Tüm resmi girişimlerin yanı sıra Kürdistan Bölgesi Efrin için savaşçı ve insani yardım için kapıları açık tuttu. Efrin’de mağdur olan halka yardım gönderildi.  Ayrıca Efrin’den Kürdistan Bölgesine gelen göçzedelere de yardımlar yapıldı.

Efrin’nin karşı karşıya kaldığı züllümün istatistiğe yansıyışı

18 Mart 2018’den beri Efrin’in demografik yapısı Türkiye tarafından sistematik olarak değiştirildi. Kürtlerden boşaltılan bölgeye 650 bin Arap ve Türkmen yerleştirildi.

Efrin’in Türk ordusu ve bağlı silahlı gruplar tarafından kontrol edilmesinden bu yana, daha önce nüfusunun yüzde 98’i Kürt olan bölgenin demografisi tamamen değiştirildi.

Yüz binlerce Arap ve Türkmen bölgeye yerleştirildi ve Kürt nüfusun yüzde 60’ından fazlası yerinden edildi.

  • 650 bin Arap ve Türkmen yerleştirildi
  • Bölgede 250 bin ila 300 bin Kürt kaldı
  • Kalan Kürt nüfus sadece yüzde 35
  • Şehba’ya 100 bin Kürt göç etti
  • Şehba’da 5 mülteci kampı bulunuyor

Efrin’in ele geçirilmesinden sonra yaklaşık 300 bin Kürt göç etmek zorunda kaldı.  Göçmenlerin bir kısmı Halep, Kobani ve Cizre’ye gitti. Bazıları da Türkiye, Kürdistan Bölgesi ve Avrupa ülkelerine geçti. 100 bin göçmen de Şehba bölgesindeki kamplara veya Şehba yakınlardaki köy ve kasabalara yerleşti.

PKK’den Irak Federal Mahkemesi’nin Kürdistan Bölgesi karşıtı kararına destek

PKK’den Irak Federal Mahkemesi’nin Kürdistan Bölgesi karşıtı kararına destek PÇDK, Kubat Talabin, Mesrur Barzani, Neçirvan Barzani, Türkiye ile Kürdistan Bölgesi arasındaki 50 yıllık petrol anlaşması, Şii, iran, ırak anayasası, PKK medyası

Irak Federal Mahkemesinin Kürdistan’ın petrol ve gaz kaynaklarını işgal etmesine yol açabilecek  karar Kürt karşıtı cephenin önemli bir hamlesidir.  Bu hamleye bazı Kürtler de estek veriyor. Bunların içinde PKK’de var.

PKK’nin Kürdistan Bölgesinde ki siyasi partisi bağlı Tevgerê Azadî’nin 21 Ocak tarihinde kendi resmi sayfasında yayınladığı bildiride Irak Federal Mahkemesinin aldığı Kürt karşıtı karar desteklendi. Tevgerê Azadî yaptığı açıklamada “Bu kararın Kürtlere karşı olduğu doğru değildir. Bu karar Kürdistan’daki yönetimlere karşıdır” dendi. Ayrıca karar için “bu karar meşru ve anayasaya uygundur” ifadesi kullanıldı.

Tevgerê Azadî bildirisinin devamında sadece Kürdistan’daki partileri ve yönetimleri suçlayan ifadelere yerdi verdi. Irak hükümetini ve Irak’taki Kürt karşıtı cepheyi yok saydı.

Bildirinin devamında “Kürdistan Bölgesi başka ülkelerdeki kurumlar yerine Irak ile ilişkilense idi bu sorunlar yaşanmayacaktı” dendi. Böylelikle aslında Kürtlerin oyun bozan taraf olduğu iddia edildi. Irak hükümetinin yaptıkları ise aklandı.
Ayrıca Tevgerê Azadî “Neçirvan Barzani’nin “Kürdistan’taki tüm gaz ve petrolü 50 yıllığına Türkiye’ye sattı ve Irak’ta bu kararı aldı” dendi.

PKK medyası bildiriyi neden vermedi?

PKK medyası Tevgerê Azadî ve diğer PKK’ye ait kurumların günlük rutin en basit çalışmasını bile birincil önemdeki bir çalışma gibi verirken Tevgerê Azadî’nin açıklamasına hiçbir biçimde yer vermedi.

Irak Federal Mahkemesi’nin aldığı kararın siyasal bir karar olduğu yönünde Kürt siyasetçileri hem fikir. Bu konuda YNK, Goran ve KDP bir arada bir bildiri yayınlayarak bunun Kürdistan karşıtı bir karar olduğunu duyurdu. Ayrıca Güney Kürdistan’ın deneyimli tüm siyasetçileri ve Peşmergeler’i alınan kararın tehlikeli bir karar olduğu konusunda uyarı yaptı.

PKK ise resmi kendi adına açıklama yapmazken medyasındaki kadrolarının aracılığı ile olayı saptırmaya çalıştı. Fakat hassas bir konu olduğu ve özellikle de Güney Kürdistan’daki halk bu konunun ne anlama geldiğini bildiği için Tevgere Azadi’nin açıklaması PKK medyasında yer bulmadı.

Şu ana değin Irak Federal Mahkemesinin kararını açıktan destekleyen küçük bir gurup var. Daha önce Bağdat’ta vekillik yapmış bazı kişiler bunların başında geliyor. Bu kişiler zaten halkın cahşlıkla suçladığı ve ikinci dönem seçmediği kişiler.

PKK direk olarak bu kişilerle yan yana görünmenin kendisine kaybettireceğini bildiği için bu konuda itinalı davrandı.

PKK Genel olarak geçen yıl ki Kürdistan Bölgesini savaşa çekme ve karışıklık çıkarma yönünde yaptığı açıklamaların Kürdistan Bölgesi halkında ters tepkiye yol açtığını gördüğü için Kürdistan ile ilgili konularda kendi yöneticileri ile açıklama yapmamayı tercih ediyor. Medyasını ve seksiyon örgütleri aracılığı ile yönlendirme yapmaya çalışıyor.

Yani Tevgerê Azadî’nin açıklamasını direk PKK’nin tutumu olarak görmek yanlış değildir. PKK Şii cephe tarafından Kürdistan Bölgesine yapılmak istenen darbe girişiminin bir parçası olmuştur.

Kürdistan Bölgesi’nin Türkiye ile 50 yıllık anlaşması mı var?

Başta PKK olmak üzere Kürdistan Bölgesi Yönetimini şeytanlaştırmak isteyen çevreler Kürtlerin eli yıl boyunca Güney Kürdistan’daki tüm petrolü Türkiye’ye satmak için anlaşma yaptığı propagandasına baş vuruyor. Bu konuda ki manipülasyon özellikle Türkçe medya takip edenler üzerinde büyük oranda başaralı olmuş durumda. Bunu yapan güç ise PKK medyasıdır.  Oysa Kürdistan Bölgesi siyasetçileri çoğu zaman bu açıklamanın içeriğini aydınlattılar. Başbakan Mesrur Barzani bu konuya dönük açıklama yapmış ve anlaşmamız “Türkiye’ye petrol satmak için değil Türkiye üzerinden petrol satmak içindir” demişti.https://turkish.aawsat.com/home/article/2673156/ikby-ba%C5%9Fbakan%C4%B1-barzani-t%C3%BCrkiye-ile-50-y%C4%B1l%C4%B1k-petrol-anla%C5%9Fmas%C4%B1-sadece-petrol

Daha sonra hükümetin YNK’li Başbakan Yardımcısı Kubad Talabani’de açıklama yapmıştı. https://darkamazi.com/archives/1012900

Neçirvan Barzani’nin son Türkiye ziyareti de benzer çevreler tarafından manipüle edilerek bu biçimde Irak Federal Mahkemenin kararı meşru gösterilmeye çalışıldı.

Mahkeme kararı anayasaya uygun mu?

Tevgerê Azadî tüm açıklaması boyunca özellikle alınan kararın anayasaya uygun olduğunu belirtmiştir. Oysa ki bu konunun anayasaya uygun olmadığı hukukçular tarafından sabittir. Karar hukuki değil siyasidir. Irak’ın vefat eden Cumhurbaşkanı Celal Talabani Cumhurbaşkanı iken konuya dönük belgeler ile açıklama yapmıştı.

Talabani: “Kürdistan Bölgesi petrol ve gaz yasası Irak anayasasının 112’inci maddesinin B bendine göre tamamen hukuki bir yasadır. Ayrıca 2 yıl önce Maliki hükümeti döneminde Kürdistan Bölgesi ile Irak Federal Hükümetleri arasında yasal bir zeminde imzalandı. Belirttiğim anayasa maddesine göre, belirlenen petrol ve gaz yasasının 2007 Mayıs ayına kadar parlamentodan geçmemesi halinde Kürdistan Bölgesi Hükümeti’nin kanuni olarak kendi bölgesinden çıkardığı petrol ve gazı satmak için şirketlerle anlaşmalar yapma hakkı doğmaktadır.” demişti.

Tevgere Azadi’nin tüm Kürtlerin tersine Irak Anayasasını desteklemesi aslında PKK’nin İran ile yaptığı startejik anlaşma ile ilgilidir. Tüm açıklama boyunca İran’ın Irak üzerindeki vesayetinden söz edilmemesi tüm sorumluluğun Kürdistan Bölgesine yıkılması bu nedenledir.

Tevgerê Azadî ne zaman kuruldu?

Tevgerê Azadî PKK’nin Irak’taki siyasi yapılanmasıdır. Daha önceleri Kürdistan’da faaliyet yürüten PÇDK’nin (Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi) 2014 yılında Kürdistan Parlamentosu seçimlerinde yaşadığı hezimet sonrası kapatılması ile Tevgerê Azadî kuruluyor. 2014 yılında kurulan Tevgerê Azadî şu ana değin Güney Kürdistan’da kitlesel bir gücü yok. Tevger daha çok PKK’nin sayısı 300 civarında ki kitlesi üzerinde örgütlenen bir yapı. Siyasi bir iradesi yok PKK’nin Kürdistan Bölgesindeki ittifak ve siyasetine göre pozisyon alıyor. Yönetiminde göstermelik olarak kadrolar yer aldığı halde geri planda PKK’nin Kuzey Kürdistanmı kadroları var.

Tevgerê Azadî10 Ekim’de yapılan Irak parlamento seçimlerinde de büyük bir hezimet yaşamış Irak genelinde Şengal ve Kandil de dahil olmak üzere 1200 civarında oy almıştı.

Hoşyar Zebari Şarkul Avsat için yazdı: Bir vatandaş masumiyeti ispatlansa bile suçlu kabul edildiğinde!

Hoşyar Zebari Şarkul Avsat için yazdı: Bir vatandaş masumiyeti ispatlansa bile suçlu kabul edildiğinde!

Irak eski dışişleri ve maliye bakanı Hoşyar Zebari Irak Federal Mahkemesi’nin hakkında aldığı kararı “Bu karar belki de mazlum ve mağdurların onlar adına adaleti sağlaması için doğal yargıçlarına güvenebilecekleri umuduna bir vedadır” şeklinde yorumladı.

PDK’nin Irak cumhurbaşkanı adayı Irak eski dışişleri ve maliye bakanı Hoşyar Zebari Irak Federal Mahkemesinin hakkında aldığı karar hakkında  Şarku’l Avsat  gazetesinde bir makale kaleme aldı.

Mahkeme 6 Şubat’ta Zebari’nin adaylığını reddetmişti.

Zebari hakkında alınan kararı şu ifadelerle değerlendirdi:

“Temsilciler Meclisi’nin bir keresinde bizden güvenoyunu çektiğini herkes biliyor ve bu kesinlikle siyasi bir karardı. Siyasi olduğunun delili, kararı alan tarafın tam anlamıyla siyasi bir taraf olması ve aldığı kararların hiçbir dokunulmazlığının olmamasıdır.

Siyasi olduğunun bir diğer delili, Dürüstlük Komisyonu’nun, Temsilciler Meclisi’nin hakkımızdaki tüm ithamlardan bizi beraat ettirmiş olmasıdır.

Bir dönem üstlendiğimiz Dışişleri Bakanlığı ve Maliye Bakanlığı ile bağımsız ve tarafsız bir kurum olarak Adalet Bakanlığı da görevimiz süresince herhangi bir görevimizi ihmal ettiğimiz kanıtlanmadığı için hakkımızda herhangi bir şikayette bulunmama kararı aldılar.

Okurun zamanını almamak için, bize isnat edilen suçlardan bizi beraat ettiren kararlara sayıları ve tarihleriyle birlikte burada yer vermiyoruz, ama hepsi zaten bu kurumlar ile adil olmasını umduğumuz Federal Yüksek Mahkeme tarafından biliniyor.

Yüksek Mahkeme’nin kararında, Dürüstlük Komisyonu’nun aldığı karara, üstlendiğimiz hiçbir bakanlığın, dahası bağımsız soruşturmaya dahil olan diğer tarafsız tarafların dahi hakkımızda şikayet talebinde bulunmadığı gerçeğine dayanacağını umuyorduk.

Gelgelim Yüksek Mahkeme’nin Irak cumhurbaşkanlığı makamına aday olmamızın anayasaya aykırı olduğuna dair şaşırtıcı kararını aldığı kasvetli gün, en ilginç ve tuhaf gerekçelere dayanan bir karara sahne oldu.

Federal Yüksek Mahkeme, bizi cumhurbaşkanlığı yarışına katılmaktan mahrum etmek için Temsilciler Meclisi’nin güvenoyunu çekme kararını gerekçe gösterdi.

Karar açıklandığında yalnızca sırlara vakıf olanların ve perde arkasındakileri bilenlerin cevabını bilebileceği onlarca soru önümüze serildi.

Federal yargı, güvenoyunu çekme kararı doğru olsa bile, anayasaya göre bakanın istifa etmiş sayılması dışında bir sonucu olmayacağını bilmiyor mu?

Federal yargı, kararları hiçbir şekilde nihai karar niteliği taşımayan ve bunu temsil etmeyen başka bir merciin kararları yerine Anayasa hükümlerine göre karar vermekle yükümlü değil mi?

Mahkeme, Temsilciler Meclisi’ndeki bazı siyasileşmiş politikacıların bize yönelttikleri tüm suçlamalardan, soruşturmaların ve yargının bizi akladığını bilmiyor mu?

Bazı yargıçların adalet ve tarafsızlıktan uzak oldukları gibi bu suçlardan uzak olduğumuza hükmettiğini bilmiyor mu?

Yargının ve soruşturmaların yanlış olduğunu kanıtladığı Meclis kararı gerekçelerden biri gösterilerek, bir vatandaşı siyaset ve yönetim işlerine adil katılım hakkından ve özgürlüğünden mahrum etmek uygun mudur?

Mahkeme kararında, söz konusu meclis kararı, anayasada yer almamasına ve böyle bir adaletsizliğe dayanak oluşturabilecek nihai bir karar olmamasına rağmen, itibarımıza ve ahlakımıza zarar verdiği ifadesine gerçekten yer verdi mi?

Bu ve benzeri sorular aklımızda dolaşıp durdu, bizi ve anayasal konularda uzman ve araştırmacı kişileri üzüntüyle sanığın adil bir yargılama sonucunda suçu ispat edilene kadar masum olduğunu iddia eden anayasa metninin kaderini sorgulamaya sevk etti. Kaldı ki bu sanık kendisine yöneltilen suçlardan beraat etti. Bu durumda haklarının tümünden ve eksiksiz bir şekilde yararlanması hakkı değil midir?

Taraflı olduğu, siyasi iftira amacıyla gücün, yetkinin kötü ve gelişigüzel kullanımı esasına dayandığı kanıtlanan güvenoyunu çekme kararı için Temsilciler Meclisi’ne dava açmayı düşündüğümüzü okurlardan gizlemek istemiyoruz.

Ama bundan önce Federal Yüksek Mahkeme’nin, masumiyeti kanıtlanmış olsa da vatandaşın suçlu olduğunu, yargı ve soruşturmaların doğru olmadığını kanıtladığı siyasileşmiş kararların, bir vatandaşı siyasi haklarından mahrum etmek için yettiğini gösteren bu tarihi kararı ile karşıya kaldık.

İç düzeyde propaganda, uluslararası düzeyde gösteriş için var olduğu kanaatine vardığımız süslü hükümleriyle anayasayı geçersiz kılmak için bir gerekçe oluşturabileceğini gösteren bu tarihi kararla yüzleştik.

Bahsi geçen hak ve özgürlükler aslında, mahkemelerin sınırlarını diledikleri gibi yorumladıkları yıkılmış ve içi boş hak ve özgürlüklerdir. Bu karar belki de mazlum ve mağdurların onlar adına adaleti sağlaması için doğal yargıçlarına güvenebilecekleri umuduna bir vedadır.

Bu, yargının siyasetin dizginlerini ele geçirip büyüklerin istediği yöne çektiği demeyelim de yargının siyasetin potasında sıkışıp kaldığı bir dönemdir.”

HDP’nin Şengal ve Mahmur raporuna eleştiriler ve gerçekler

HDP’nin Şengal ve Mahmur raporuna eleştiriler ve gerçekler

İçinde milletvekillerinin de olduğu HDP heyeti Mahmur mülteci kampı ve Şengal’e ziyarette bulundu ve sonuç olarak HDP adına bir rapor yayınlandı. Yayınlanan rapor ve HDP heyetinin amaçları kamuoyunda pek ses getirmedi. Ayrıca rapora gereken çevreler tarafından gerekli cevaplar verilmedi oysa ki HDP raporu kendi içinde büyük tezatlıklar olduğu kadar tarafgirlik içeren ve objektif olmaktan uzak bir rapordu.

HDP heyetinin böylesi yüzeysel bir raporu yazması dışında aslında heyetin yaptığı ziyaretin amacı konusunda da belli çelişkiler bulunuyor.
HDP heyeti PKK yöneticileri ile görüşmeye mi gitti?

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Dış İlişkilerden Sorumlu Eş Genel Başkan Yardımcısı Feleknas Uca, İstanbul Milletvekili Hüda Kaya, Şırnak Milletvekili Hasan Özgüneş ve İzmir Milletvekili Murat Çepni’den oluşan bir heyet, 8-12 Şubat tarihleri arasında Şengal ilçesi ve Mahmur Kampı’na bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu gidişi Türkiye yanlısı birçok çevre manipüle etmeye çalıştı.
Gerçekte ise heyetin gidiş amacının, HDP’nin önümüzdeki dönem siyaseti, ittifaklar vb. konularda PKK yöneticileri ile bazı görüşmeler yapmak olduğu da gelen bilgiler arasında. Ayrıca heyetin Türkiye’den Bağdat’a geçerken Türkiye’deki bazı yönetici konumdaki PKK kadrolarını da beraber götürdüğü de belirtiliyor.

Gelen bilgelere göre, heyetin Bağdat’a indikten sonra Haşdi Şabi ve PKK tarafından organize edilmiş biçimde  alındıkları Şengal ve Şengal’den Rojava’ya geçildiği ve burada Sabri Ok ve bazı kadın yöneticilerle de görüşme yapıldığı da iddia ediliyor. Heyetin bu görüşmeyi kamuoyundan gizli yapmak için halk ziyareti süsü verdiği düşünülüyor.

Raporlar neden yüzeysel

Öncelikle Kürtler ile ilgili iki önemli alana dönük raporun Türkçe olması ve basın açıklamasının Türkçe yapılması kendi içinde çelişkili bir durum. Heyetin konunun özüne yabancılığı da göstermek açısından önemli. Fakat konunun biçimi kadar özüne dönük de birçok yanlış bilgi ve yorum var. Bu nedenle raporda objektivizmden uzak bir  tarafgirlik bulunuyor. Çünkü HDP heyeti gerçekten var olan durumu tespit etmek gibi bir amaçtan yola çıkmamış. HDP heyeti sadece PKK tarafından uzun yıllardır propaganda edilen söylemleri teyit etmiştir.

HDP’nin Şengal’de KDP rahatsızlığı

HDP raporunda Şengal’e büyük yer verilmiş. Raporda özellikle “BM’nin denetiminde KDP’ye bağlı kamplarda yaşamaya mecbur bırakılıyor. Toplamda 13 kamp bulunmaktadır. Şengal halkının beyanına göre; İnsanların kamplardan ayrılmaları engelleniyor, dini ve kültürel açıdan yoğun bir asimilasyon politikasına maruz bırakılıyorlar” ibaresi dikkat çekti.
Çünkü Ezidileri kamplarda kalmaya hiç kimse mecbur etmiyor. Halk kendi tercihi ile kamplarda kalıyor. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Haziran 2020 tarihinden itibaren Şengal’e dönmeleri teşvik etmiştir. Şu an KDP milletvekili olan o zamanın Şengal kaymakami Mahma Xalîl Ezîdîlerîn Duhok’da yaşadığı kampları ve aileleri tek tek ziyaret ederek kampa geri dönüş çağrısı yapmıştır. (Rudaw https://www.rudaw.net/turkish/kurdistan/050720204)  fakat giden aileler Şengal’deki güvenlik sorunu, PKK’nin çocukları savaşı adı altında alması, Haşdi Şabi birimlerinin Şengal merkezdeki varlığının verdiği rahatsızlık nedeni kamplara geri dönmüştür. Bu konuda birçok bağımsız kaynak da haber yapmıştır. Örneğin Kirkuk Now isimli site iki hafta içinde 237 kişinin geri döndüğünü belgelemiştir. (https://kirkuknow.com/tr/news/66160)
HDP’nin raporunda Kürdistan Bölgesi Göç ve Göçmenler Bakanlığına bağlı kampları KDP denetimindeki kamplar olarak tanıtması tamamen bilinçli bir tercihtir. PKK propagandası ile paraleldir.

HDP heyeti halkın temsilcilerini muhatap almadı

HDP heyeti böylesi durumu izah edecek bir rapor sunduğu halde sadece PKK’nin görevlendirdiği kişilerle görüşmüş, halkın gerçek temsilcilerini muhatap almamıştır.
Binlerce insanın yaşadığı Şengal’de Ekim ayında yapılan seçimde üç isim parlamentoya seçilmiştir. Bunlar Ezidiler için yıllarca mücadele etmiştir. İçlerinde Ezidi soykırımın dünyaya duyurmuş Viyan Daxil gibi isimlerde vardır. HDP heyeti bu halkın on binlerce oy verdiği vekilleri muhatap almamıştır. Kamplardaki insanları görmemiştir. Sadece geri planda PKK’nin kadroları tarafından idare edilen birkaç kurumu ve elit kişiyi görmüştür. Bu kişiler Şengal’in gerçek çıkarlarını değil PKK’nin siyasi ajandasının temsilini yapmıştır.

HDP Mahmur’da ne gördü?

HDP heyeti Mahmur içinde topu Kürdistan bölgesine atmış ve “Halk Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (IKBY) kentlerine sokulmuyor” denmiştir. Fakat bu kararın alınmasına giden süreci, PKK’nin Mahmur kampını askeri bir kampa çevirdiği, BM’nin bile kampı terk ettiği hususları da HDP raporunda yer almamıştır.  PKK’nin Mahmur kampının mülteci statüsünü düşürdüğünü hatta Mahmur halkının büyük bölümünün Erbil’deki Türkiye Konsolosluğu’na giderek Türk pasaportu aldıkları gibi hususlar da görmezden gelinmiştir.

Kısacası HDP heyetinin Mahmur, Şengal raporu olarak sunduğu rapor hakikati izah etmekten uzaktır. Hatta bu tür raporlar alanlardaki sorunları daha içinden çıkılmaz hale getirmektedir.  Bu halkın sorunlarını açıklamak yerine örtmekte ve gerçek çözüm bulunmasını da engellemektedir.  Ayrıca Kürdistan Bölgesel Yönetimini teşhir etmeyi amaçlamıştır. HDP’li vekillerin Türkiye’de ki Kürt sorunu ile ilgilenmesi, diğer Kürdistan parçalarındaki olayları manipüle etmesi kabul edilmemeli ve vekillerin PKK ajandasının bir parçası olması da teşhir edilmelidir.