7. Bölüm: Kongre’de 70’lerin PKK’sinin ölümü ve Ali Yoldaş’ın Başkan Apo olarak yeniden doğuşu

7. Bölüm: Kongre’de 70’lerin PKK’sinin ölümü ve Ali Yoldaş’ın Başkan Apo olarak yeniden doğuşu Öcalan, Başkan APO, Duran Kalkan, Kesire Yıldırı, Ali Haydar Kaytan, Geçici Köy koruculuğu, Zorunlu Askerlik yasası, Ali Direj, Sadun Ağa, Jirkiler,

PKK’nin 3. Kongresinden 4. Kongresine kadar geçen 1986-1990 yılları arasındaki dört yıl PKK için bir geçiş dönemdir. Yeni bir PKK yeni bir Abdullah Öcalan doğmuştur.

Arınma kongresi ve Öcalan’ın yol temizliği

PKK 3.’üncü Kongresi PKK için büyük bir dönüm noktasıdır. PKK’nin kimyası yavaş yavaş değişmiştir. Cemil Bayık bile Parti Tarihi adlı kitabında 3. Kongre için şunu söyleyecekti: “ Bu kongre tüm diğer kongrelerden daha önemliydi. Çünkü PKK’nin yaratılma süreci tamamlanmıştır. Artık PKK ortamının netleştirilmesi ve arındırılması gerekir.”
Cemil Bayık’ın tespiti örtülü de olsa bir gerçeği ortaya çıkarır. PKK bir arınma yaşamıştır. Kimlerden arınma, PKK’yi kuran, hamallık yapan, Lübnan’da yarı aç kalan, PKK’yi omuzlarında taşıyan kadrolarından arınma.

Özünde 1980—1992 yılına kadar PKK’de kanlı ve örtülü bir iç savaş yaşandı. Tarihteki “Karanlık Ortaçağ” tespitini PKK’nin bu yılları için kullanmak yerinde olur. Önderlik misyonu olan insanlar Lolan ve Lübnan’da öldürüldü. PKK’den ayrılan insanlar bile öldürüldü. Avrupa’nın göbeğinde insanların cesetleri parçalandı. Delil bırakmama, şahit bırakmama güdüsü ile herkes yok edildi.  En tehlikeli yanlış; yanlışın teorisinin yapılmasıdır. İşte PKK bunu yaptı.

1970’lerde PKK şiddeti kendi içinde kullanmayı gizli kapaklı yapıyordu. Fakat Öcalan özellikle 1984’ten sonra bunun teorisini yapmaya başladı. PKK’nin iki temel kitabı Kürdistan’da Kişilik Sorunu, Devrimci Militanın Özellikleri ve Parti Yaşamı ile Tasfiyeciliğin Tasfiyesi kitapları PKK’nin içte insan öldürmesini meşrulaştırdı. PKK ölçülerine göre olmayan herkesin öldürülmesi mubahtı.

Duran Kalkan: Beynim kireçlendi

 PKK kadroları katıldıkları ve yarattıkları partinin bu olduğunu inanamıyordu. PKK yöneticisi Duran Kalkan üçüncü kongre öncesi Güney Kürdistan pratiğinden dolayı soruşturmaya alınır. Kalkan, Abdullah Öcalan’la konuşmak ister ve kendisine bir mektup yazar. Öcalan konuşma talebini ret eder. Kalkan 3. Kongre ortamında karşılaştıklarından sonra yazdığı raporda şunu diyecekti:  “Beynim kireçlendi”.

Öcalan 3. Kongre’de kendine ayak bağı olan son kadroları da atma kongresiydi. Öcalan Kalkan, Ali Haydar Kaytan, Duran Kalkan gibi kadrolar aracılığı ile Semir gibi bir kuşağı tasfiye etmişti. Şimdi onları tasfiye eden Duran Kalkan, Ali Haydar Kaytan gibilerin tasfiyesine sıra gelmişti. Kaytan, Kalkan, Fatma’nın  (Kesire Yıldırım) PKK parti üyeliği dondurulur, ERNK çalışmaları için Avrupa’ya gönderilirler.

Hayri Durmuş’un “Ölürsem mezar taşıma borçlu yazın” sözü bir silah olarak kadroya karşı kullanılır. Herkes partiye borçludur. Herkes ölene kadar kendini ispatlamaya çalışacaktır. Herkes iradesini PKK’ye yani Öcalan’a teslim edecektir, etmeyenin yaşama hakkı yoktur. Öcalan hiçbir pratiğe girmeden, tek bir gün ölüm korkusu yaşamadan, mermi sesi duymadan savaşan, zorluklarla boğuşan insanları acımasızca eleştirir.

Artık PKK Öcalan’ın istediği kıvama gelmiştir.

Taktik önderlik ve stratejik önderlik ayrımı

PKK’nin 1986’dan sonra tüzük ve program ile bir ilgisi kalmamıştır. Tüzük ve program propaganda ve dışa dönük bir belgedir. Hiçbir kadro tüzüğe göre hakkını arayamaz. Yönetim tüzüğe göre seçilmez veya görevden alınmaz. Tek tüzük ve tek program vardır: Abdullah Öcalan

PKK o dönemde bu durumu meşrulaştırmak için yeni bir teorik söylem geliştirdi:   Taktik önderlik ve stratejik önderlik adı altında iki kurumu gündeme koyar. Aslında bu yönetici kadronun haddini hatırlatma ayrışmasıdır. Çünkü Stratejik Önderlik Abdullah Öcalan’dır. Değişmez, tartışılmaz, eleştirilmez. Taktik önderlik ise Abdullah Öcalan’ın çizgisini hayata geçirecek, değişe bilen, her zaman kendini ispatlamak zorunda olan, tüm yetersizliklerin kaynağı olan bir kesimdi. Diye biliriz ki kılıç sürekli boyunlarındaydı, her an boyunlarını kopara bilirdi. Kaldı ki öyle de oldu.

Öcalan ve yeni taktik önderlikleri

Öcalan’ın ilk tercihi Urfalılar oldu. O günden bu güne kalan tek Urfalı isim Murat Karayılan’dır ( Karayılan-Bayık-Kalkan-Karasu çelişkisinin kaynağını asıl burada aramak gerekiyor). Fakat Urfalılar yetmiyordu. Savaşa  yatkın başka isimler gerekiyordu. Kör Cemal ( Halil Kaya), Hogir (Cemil Işık), Zeki ( Şemdin Sakık) ve Şahin Baliç gibi bazı isimler öne çıktı.

Bu isimlere 3. Kongre çizgisini uygulama görevi verildi. Aslında 3. Kongre’nin temel görevi zorunlu askerlik yasasını uygulamak uygulamaktı. Diğer görevi ise Kürdistan’daki işbirlikçi çizgiyi yok etmektir dendi. Bu iki karar Botan-Mardin gibi alanlarda yeni bir süreç başlattı. PKK yol kesiyor, işine gelmeyen insanları öldürüyor, kaçırıyor, cezalandırıyor parasına el koyuyordu. Köyler basılıyor, elektrik direkleri kesiliyor, okullar yakılıyor, öğretmenler öldürülüyordu. Öldürülen sivillerin sayısı askerlerin sayısından kat be kat fazlaydı. Eylemler sivilleri hedef alıyordu.

Askerlik yasası felaketi ve Koruculuk sistemi

PKK Botan ve Hakkari gibi uzana bildiği tüm alanlarda askerlik yasası uygulamaya başladı. Her gün ekmek yediği, çadırlarında evlerinde kaldığı evlere gidip zorla gençleri almaya başladı. Hatta zaman zaman evdeki kadın ve küçük çocukları götürüp, gençler gelip teslim olmayana kadar bunları bırakmayacağını söylüyordu. Yaşları 8-9 arasında değişen çocuklar bile “askeri kanun” denerek götürüldü. Bunların birçoğu kaçmak istiyor diye vuruldu. Botan halkı 1984’te bağrına bastığı PKK’den artık korkuyordu.

Devlet ve PKK’nin ortak yaratımı: Koruculuk

1986 yılı itibarı ile PKK artık aşiretlerle de dalaşmaya başlamıştı. Emirlerini yerine getirmeyen, biat etmeyen herkesi ötekileştirdi. Aşiretler arası, köyler arası var olan çelişkileri derinleştirdi. Birini yanına birini karşısına alıyor, birbirine karşı kullanıyordu. Birleştirme değil ayrıştırma, kucaklama değil itme vardı.

PKK’nin “zorunlu askerlik yasası ile devletin Gönüllü köy koruculuğu aynı madalyonun iki yüzü gibiydi.

PKK hiç kimseye devlete bile boyun eğmeyen aşiretlerin biatını istemesi ve saldırgan tutumu halkı devlete itti. Bunlardan biri Ala aşiretiydi.

Ala Aşireti lideri Sadun Ağa’nın oğlu Halil PKK’lilere erzak götürmeye gider. Nerdeyse iki günde bir erzak götürür ve ziyaret eder. Ziyaretlerin birinde PKK komutanı Ali Direj  Halil’den deden kalma tabancasını ister. Halil bunun bir aile yadigarı olduğunu söyler, vermez. Bunun üzerine Direj Ali Halil’i öldürür. Cenazeyi katıra yükleyip köye gönderir. Ala aşireti silaha sarılır.

PKK’nin aşiretleri düşman gören ve saldırgan tavrı ile öfkelenen aşiretler PKK eli ile koruculuğa itiliyor, devlette çekiyordu.

Jirkiler aynı biçimde akrabalarının öldürülmesi üzerine silaha sarıldılar. PKK’nin Kürt ulusunu kapsamaya sol ideolojisi nedeni ve başka çok biçimde izah edilecek aşiret düşmanlığı zaten vardı. Buna birde kendini tek otorite, üstün görme, herkesin biat etmesini istemesi gibi nedenler de eklenince PKK aşiretleri devlete itti.  Bu gün Kuzey Kürdistan’da sayısı 123 bine ulaşan bir korucu ordusu var. Koruculuk sadece devletle izah edilemez. Koruculuk PKK ve devlet ilişkisi ve çelişkisinin yarattığı bir sonuçtur.

PKK her zaman olduğu gibi suçu taktik önderlik denen insanlara yıktı. Bu dönemin yöneticileri tek tek tasfiye edildi.

Mahmur kampında SİHA’lar kimi vurdu, PKK kimi suçladı?

Mahmur kampında SİHA’lar kimi vurdu, PKK kimi suçladı? Hacı Kaçan, Özgür Politika, Roj TV, BM, Irak, Dr. Hüseyin Selman Bozkir, Cemil Bayık,

TSK’ya bağlı SİHA’ların geçtiğimiz Cuma günü Mahmur Kampına dönük yaptığı saldırı yapıldı. Saldırı da PKK kadrolarının kaldığı dörte evin arasındaki banyo vb ihtiyaç alanlarının arkasına düşmüş ve can kaybı yaşanmamıştı.  Olay sonrası PKK ve Mahmur kampı adına açıklamalar yapıldı. Bu açıklamalarda her zaman ki gibi KDP hedef gösterildi. Bu açıklamayı yapanlardan biri de Mahmur Halk Meclisi Eşbaşkanı üyesi Hacı Kaçan oldu.

Hacı Kaçan neler söyledi?

Hacı Kaçan Özgür Politika gazetesinde yayınlanan röportajında “ bundan sonra olacak bütün saldırılarda BM’nin, Irak’ın ve özellikle de KDP’nin sorumluluğu ve ortaklığı vardır” dedi. Hacı Kaçan’ın sözleri son yıllarda tek amacı KDP düşmanlığı olan PKK ile örtüşüyordu. Kaçan’da Kamptan sorumlu BM ve Irak devleti varken ve resmi olarak KDP kampa karşı resmi bir sorumluluk barındırmadığı halde KDP’yi hedef yapmaya çalıştı. Buna benzer açıklamalar Sterk TV, Roj News gibi PKK medyasında da yayınlandı.

Oysaki gerçekte Mahmur kampında KDP ile ilgisi olmayan çok değişik bir bilgi ve istihbarat mekanizması işliyor. Bazı olaylar gizleniyor, bazıları yanlış aktarılıyor. Bunlardan biri de PKK’nin önemli isimlerinden Dr. Hüseyin.

Dr. Hüseyin olayı nedir?

6 Haziran günü Türk SİHA’ları Mahmur kampına bir saldırı düzenlemişti. Saldırıya dönük PKK veya bağlı bir örgütünden açıklama yapılmadı. Sadece Mahmur Halk Meclisi açıklama yapılıp, yaralıların olduğu söylendi. Fakat olay anlatılandan farklıydı. Olayda PKK’nin az bilinen ama önemli bir ismi de vurulmuştu: Dr. Hüseyin kod adlı Selman Bozkır.

Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencisi olan, 1993 yılında PKK’ye katılan ve daha sonra hem Türkiye hem de Avrupa’da çalışma yürüten önemli bir isim olarak biliniyor. Direk Cemil Bayık’ın Süleymaniye, Kerkük hattındaki işlerini yürüten Dr. Hüseyin Şengal hattında da ekonomik faaliyetlerde bulunmuş bir isim. Yani bir asker değil ekonomi ve diplomatik alanda çalışmış. Kandil, Süleymaniye, Kerkük, Şengal hattının sevk ve idare noktası haline gelen Mahmur Kampına da direk Cemil Bayık tarafından atanıyor. Mahmur’a geldikten on gün sonra ise SİHA’lar tarafından hedefleniyor. PKK ve kolları yine suçu KDP’ye atarak, ölümlerden sizler sorumlusunuz açıklaması yaptı. Oysaki gerçek çok farklıydı.
Dr. Hüseyin ve yanındaki iki kişinin hayatına mal olan olayı kampın içinde yaşayan üç Mahmurlu genç planlamıştı. Bu kişilerin konum bildirmesi üzerine SİHA’lar harekete geçmişti. Bu üç kişi Mahmur kampındaki yönetimlerle sürekli hareket eden, PKK’ye yakın isimler. Bu isimleri aileleri nedeni ile yayınlamıyoruz. Gerekirse bunlarda hatta PKK yöneticileri ile hatta kadın yöneticiler ile ilişkilerini de deşifre ede biliriz.

Bu isimlerden biri sürekli Türkiye’ye gidip gelen biri.  Uludere’nin bir köyünden. Kendisi bir yıl önce kampta tutuklanıyor ve Türk devleti ile ilişki içinde olduğunu açıklıyor. Kampta yapılan Mahkeme ve platform arası bir toplantıda hakkında serbest bırakılma kararı çıkıyor. Bu gence dokunulmayacak serbest kalacak isim ise Rıza Altun. Rıza Altun’un Türk devleti ile ilişkili olduğunu söyleyen bir ismi neden serbest bıraktırdığı ise bilinmiyor.
PKK bu konuda ne halka ne de kamuoyuna herhangi bir açıklama yapmadı. Olay yine KDP’ye yıkıldı. Hacı Kaçan yine çıkıp KDP’yi suçlamıştı. Oysaki olayın özüne bakınca yaşanan şey tamamen PKK ve yarattığı sosyoloj ile  ilgiliydi.

Mahmur Gençleri Türk ordusuna askerlik yapıyor

Mahmur halkı 1994 yılından sonra Kuzey Kürdistan’dan göç eden bir halk. PKK’nin siyasal ajandası nedeni ile hayatın normalleşmesini engellediği ve aslında kamp halkının da bu durumu kanıksadığı bir hayat var. Aslında bu insanlar mülteci statüsünü çoktan kaybetmişler. Şimdi kamptaki ailelerin büyük bölümü Türkiye’ye gitmiş ve kimliklerini almışlardı. Mahmur ve önceki çocukların da ismi kütüğü yazılmış ve resmileşmişlerdir. Bu gençlerden büyük bölümü askere gitmişler. Hatta birçoğu bedelli askerlik yapmışlar.

Hewler’de ki Türk konsolosluğu kapısında her gün onlarca Mahmurlu işlem yapmak, pasaport uzatmak veya yeni doğan bebeklerini kaydetmek için sıra bekliyor.

Kampta PKK etkisi

Aslında Mahmur kampı 1994 yıllarından beri gerilla ile iç içedir. Fakat 2013 yılında IŞİD saldırılarından sonra PKK Orta kuşak dediği Şengel’den Xanaqine kadar olan alanda etkinlik göstermek için Mahmura büyük sayıda askeri güçlerini yerleştirdi. Bu sayının 300 civarında olduğu kabul ediliyor. Ayrıca PKK kampı Türkiye’den getirdiği kadrolarının ve öz savunma güçlerinin eğitim yeri olarak da kullanıyor. Yani kamp mülteci kampları gibi hareket etmiyor, fakat herkesin ona mülteci gibi yaklaşmasını istiyor.

 Zaten Mahmur’u dağıtmak isteyen Türk devleti de tüm bunları gerekçe yaparak kampa saldırdı.

Mahmur kampı mülteci kampa olma sıfatını yitirmiştir

Birleşmiş Milletler PKK’nin Mahmur kampındaki faaliyetleri ve halkın büyük bölümünün Türkiye’ye gidip geliyor olabilmesi gibi nedenlerden dolayı Mahmur kampından çekildi. Tüm Irak kurumları Mahmur kampının sadece PKK’nin siyasal ajandası için kullanıldığını biliyor. Bunu en çok da Irak devleti biliyor. Fakat Şii cephe ile PKK ilişkilerinden dolayı bir şey söyleyemiyor. Sonuç olarak kamp bombalanıyor PKK’de bu bombalamadan kendisine propaganda malzemesi çıktığı için memnun oluyor.

Denile bilir ki, Mahmur Kampı uzun sürekli canlı kalkanı gibi kullanılmaktadır.  Halk Meclisi başkanı olan Hacı Kaçan gibi isimlerde bu uzun süreli kullanılmadan nemalanan isimler. Az emekle birkaç KDP karşıtı konuşma ile hayat imkanı buluyorlar. Bunun için de halkın gerçek çıkarları konusunda açıklamalar yapmıyorlar. Mahmur kampının gerçek sorunlarını ortaya koymuyorlar. Mahmur kampının ihtiyacı olan asıl şey artık askeri ve siyasi bir ajandanın canı ucuz, her yere çekile bilen piyonları olmaktan kurtulmaktır.

Pafil Talabani’den Lahor Cengi meselesine dönük önemli açıklamalar

Pafil Talabani'den Lahor Cengi meselesine dönük önemli açıklamalar

YNK Eşbaşkanı Bafil Talabani, zehirlendiğine dair elinde belgelerin olduğunu söyledi.

YNK Eşbaşkanı Bafil Talabani, zehirlendiğine dair belge bulunduğunu ve doktorunun kendisine “Sana verilen zehir çok güçlü, nasıl hayatta kalabildin” diye sorduğunu söyledi.

Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) Eşbaşkanı Bafil Talabani, Kürdistan Bölgesi’ndeki gazetecilere verdiği ortak röportajda, parti içerisinde yaşanan gelişmelere ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

K24’ten Hewjin Cemal’in de katıldığı röportajda, Eşbaşkanlar arasında yaşanan kriz ve kendisine zehir verildiği yönündeki iddialara değinen Talabani, “Doktorlar, sana verilen zehir insanı kısa sürede öldüren türden, nasıl hayatta kalabildin, nasıl tahammül ettin diye sordu. Ama benim direncim güçlüdür, her gün spor yapıyorum” dedi.

Zehirlendiğine dair elinde belgelerin olduğunu kaydeden Talabani, “Hem buradaki doktorların hem de Rus doktorların yaptığı testler var. Zehirlendiğim belgeli, itiraf görüntüleri ve başka belgeler de var” ifadelerini kullandı.

Belgeleri yayınlamak için mahkeme sürecini beklediğini dile getiren Talabani, YNK Politbürosu’nun Lahur Şêx Cengî hakkında Kürdistan Bölgesi’ni terk etmesi önerisine ilişkin ise “Ben böyle bir öneride bulunmadım. Kendisine de söyledim; Kürdistan’dan çıkma, sessiz yerine otur ve seçim kampanyasına da karışma diye” ifadelerini kullandı. Talabani ayrıca Politbüro’nun Lahor Cengi’nin Kürdistan’dan çıkmasına dönük mektubu kendisinin imzalamadığını da belirtti.

Kürtlerin Bağdat’ta tek sesli olmaları gerektiğini vurgulayan Talabani, Kürtlerin Bağdat’ta birlik olmalarıyla haklarını elde edebileceklerini belirtti.

8 Temmuz sonrası YNK’nin 8 Temmuz öncesinden farklı olduğunu vurgulayan Talabani, YNK’nin tanınmaz hale getirildiğini, tehdit ve kaçırma gibi durumların Süleymaniye’de görünür hale geldiğini ifade etti.

Lahur Şêx Cengî’nin seçim kampanyasına katılmayacağını ve 8 Temmuz’da yaşananın darbe olmayıp, darbeyi önlediğini söyleyen Talabani, 8 Temmuz’un ardından Süleymaniye’nin güvenlik durumunun olumlu açıdan değiştiğini bildirdi.

Talabani, 8 Temmuz öncesinde, yatırımcıların Süleymaniye’ye gelmediğine vurgu yaptı.

YNK’de yaşananlar

Bafil Talabani, 9 Temmuz’da Süleymaniye’de Lahur Şêx Cengî Talabani’ye yakınlığı ile bilinen güvenlik yetkililerini görevden alarak yerlerine atamalar yaptı.

Bafil Talabani, kendisini YNK Genel Başkanı olarak ilan ederken YNK medyası Şêx Cengî’nin eş başkanlık yetkilerinden feragat etmeyi kabul ettiği haberini geçti.

Konuya dair bir açıklama yapan Şêx Cengî, yaşananları kendisine karşı bir “komplo” olarak yorumlayıp kabul etmediğini söyledi.

YNK Politbürosu kısa bir süre önce Şeyh Cengi’ye 72 saat içerisinde Kürdistan Bölgesi’ni terk etmesi çağrısında bulunmuştu.

HPG açıklamasında ki büyük yalan neydi?

HPG açıklamasında ki büyük yalan neydi? Metina, Gare, Haftani, Amediye, Zendura, Gire çarçel, Hakkari tepesi, Keste kayalıkları, Zinare Keste, TSK; HPG PKK, Savaş tüneli

Dün HPG adına bir bildiri yayınlandı. Bildiride  Güney Kürdistan Bölgesindeki Zendura’da hayatını kaybeden 6 gerillanın kimlikleri verilmişti. Ayrıca gerillaların neden hayatını kaybettiğine dair de bilgiler yer aldı. Fakat bilgiler büyük bir yalanı içeriyordu.

HPG’nin iddiası  

HPG bildirisinde 6 gerillasının hayatını kaybetmesinden KDP ve Peşmergeleri sorumlu tutuyordu. PKK 5 Haziran günü Peşmergelerin  Çarçel ve Hakkari tepesini tutması nedeni bu Metina-Xabur saha komutanlığının planı değiştirmek zorunda kaldığını iddia etti. Ayrıca bu nedenle Zendura’daki güçlerini çekmek zorunda kaldığını ve geri çekilmede bu 6 kişinin hayatını kaybettiğini iddia ediyor.

Oysaki bu gençlerin ne geri çekilme nedeni Peşmergelerdir, ne de olay söylenen şekilde gelişmiştir. Kaldı ki Hakkari tepesinde saldıran PKK ve Peşmerge’leri şehit düşüren yine PKK’dir. HPG insanların coğrafyayı bilmemesini kullanarak kendi başarısızlık ve kayıplarını Peşmerge’ye yıkmak istemektedir.

Zendura ve Hakkari tepesinin konumları ve yerleri

Zendura ve Hakkari tepesi arasında coğrafik her hangi bir bağ yoktur. Zendura tepesinde savaş varken Hakkari tepesinde oturup çay içe bilir tek bir silah sesi bile duymaz. Aralarındaki mesafe en iyi yürüyüş ile iki günlük bir mesafedir. Hiç kimse Hakkari tepesi için Zendura’yı bırakmaz.

Hakkari tepesi Amediye şehrinin hemen karşısında kuş bakisi 1 km mesafede bir yer. Yani silah menzilindedir.  Hakkari ve Çarçel tepesi ile Zendura arasında Berwari Bala bölgesinin neredeyse 200’e yakın köyü var. Yani iki ayrı eyalettir.

Zendura ise Kuzey Kürdistan’ın sıfır noktasında bulunuyor. Kuzeyinde Elemun, Aruş ve Ekmal gibi Kuzey Kürdistan köyleri var. Güneyinde ise Xabur suyu var, Nızdori köyü ile birleşiyor.  Zendura’nın 2 km ötesinde ise Zınare Keste var. Zaten tüm sorun da Zinare Keste’de başlıyor.

PKK Zinare Kesteyi daha Türkiye’nin Pençe-Şimşek operasyonunun başladığı ilk gün yani 24 Nisan günü bıraktı. 25 Nisan günü Türk askeri Zinare Keste’nin yükseklerini almıştı. Zendura birliği o gün sıkışıp kalmıştı. Kürdistan sınırına gidemiyor, Keste Kayalıkları tutuluncaa o tarafa doğru gitmek de sorun oluyor. Bu gençler aslında 24 Nisan tarihinden beri çemberdeydiler. Murat Karayılan’ın çok övündüğü o Savaş tünellerinde çembere alınmıştılar.

Savaş tüneli nedir?

HPG’nin sık sık sözünü ettiği savaş tüneli bir kelime aldatmacasıdır. Yeni bir taktik bulunmuş ve sanki bu taktik ile Türk devletini yıkacak gibi anlatılıyor. Oysaki savaş tüneli denen şey 30 yıl önce de var olan sığınak ve kapalı mevzinin biraz daha geliştirilmişidir. Savaşmak için değil, kendini korumak için, yaşamak için yapılan bir şeydir. Gelişen teknoloji karşısında açıkta hareket etmemek için yapılan bir şeydir. Kapısı belli, kamuflaş etmesi zor yerlerdir. Bu nedenle tünele dayalı yaşayabilirsiniz ama bir yeri koruyamazsınız, savaşamazsınız.

Savaş tüneli değil ölüm tüneli    

PKK savaş tüneli diyerek gençleri vahşi bir düşmanın çemberine bırakmış ve bunun sonucunda onlarca genç bu savaş tünellerinden imha olmuştur. Daha 2017 yılında Betrut (Kela Ertuş) alanında savaş tüneli diyerek iki kadın gerillayı alanda bıraktı, Türk askerleri bu iki kadını canlı canlı mevziye gömdü. Buna benzer pek çok olay yaşandı. Buna rağmen HPG ve PKK savaş tünellerinde ısrar ederek, gençleri ölüme göndermeye devam etti. 2021 yılı boyunca da bilinen 5 ayrı tünelin Türk devleti tarafından içindekilerle beraber imha edildiği.

PKK neden böyle yapıyor?

PKK’nin son dört yıllık rutini vad; her bahar  operasyon çıktığında düşman adım atamıyor büyük bir direniş var diyerek propaganda yapmak. Sonbaharda da tüm alanların Türkiye’nin eline geçtiği görülür.

PKK bu yıl da bir kademe daha Türk ordusuna verdi. Sonbaharda biz büyük direndik KDP olmasa Türk devletini yenecektik diyerek propaganda yapacak. Yani bir amacı askeri anlamda düştüğü konumu gizlemektir. Fakat diğer bir amacı da Kürtler arasına nefret tohumu ekmektir. Böylelikle gerçeği bilmeyen Kürtleri tek resmi ve meşru yasal Kürt siyasal yönetiminden ruhsal olarak uzak tutulacaklar.

HPG’nin yalanı küçük ve basit bir yalandır. Herkesi cahil ve her şeyden bihaber kabul ederek kendisinin yol açtığı ölümleri Peşmerge güçlerine yıkmaya çalışmıştır.

6. Bölüm: 15 Ağustos eyleminin ayrıntıları ve sonuçları 

Bölüm: 15 Ağustos eyleminin ayrıntıları ve sonuçları 

15 Ağustos Atılımı olarak bilenen Eruh ve Şemdinli eylemleri önemli sonuçları olan bir süreci başlattı. Bu süreci yorumlamadaki en büyük hata bu eylemi ve sonuçlarını tamamen PKK’ye mal eden yaklaşımlardır. PKK’nin 15 Ağustos eylemini biz yaptık demesi ne kadar büyük bir tarihsel, siyasal ve sosyolojik bir çarpıtma ise PKK’yi eleştirenlerinde “bu eylem PKK’nin provokasyonuydu” demesi de aynı ölçüde tarihsel, siyasal ve sosyolojik gerçeğe yabancılığı gösterir. Çünkü 15 Ağustos eylemini yapanların da o eylem etrafından toplananların da PKK’nin ideolojisi, toplumsal kurgusu ve Abdullah Öcalan kişiliği ile alakası yoktu. Eylem PKK’nin değil Kürt halkının sömürge olmaya karşı başkaldırısıydı.

Eylemin mimarları

 Eruh-Şemdinli eylemlerinin pratik planlamasını Lolan ve Botan’da üslenen PKK kadroları yapmış, tüm zorlukları omuzlamıştı.  Her ne kadar sadece Mahsum Korkmaz’ın ismini bilsek bile yapılacak bu üç eyleme 80 civarında isim katılacaktı. Bu isimlerden bazıları daha sonra PKK tarafından infaz edildi. Terzi Cemal (Ali Ömürcan), Tevfik (Mustafa Çimen) bunlardan biriydi.  Bu isimlerden 13’ü şu anda yaşıyor.  Bunlardan biri de PKK’nin şu an hain ilan ettiği o zaman Botan adını kullanan Nizamettin Taş’tı. Oda Eruh baskınını yapan 29 isimden biriydi. Fakat PKK insanlar ne PKK’deyken nede ayrıldıktan sonra isimlerini anmadı.

Genel olarak 15 Ağustos eyleminin gerçek hikâyesi hakkında da genel olarak çok az şey biliniyor. PKK bu eylemin gerçek hikâyesini, eyleme katılanların isimlerini hiçbir şekilde vermedi. Bu her hangi bir güvenlik sorunundan dolayı değil PKK ve Öcalan’ın tek adam siyaseti nedeni ile yapıldı. Sanki Eylemi Mahsum Korkmaz tek yaptı, o da şehit düştü. Abdullah Öcalan onun çizgisini tek başına yükseltti gibi algı bilinçli olarak yaratıldı.
Aşağıda tekrar üzerinde duracağımız Öcalan’ın ilahlaştırılması ile bağlantılı bir tercih olarak bu yapıldı.

Eylemi yapanlarda, sahiplenende Kürdistaniydi

15 Ağustos eylemenin yol açacağı etkiyi ne PKK, ne eylemi yapanlar ne de başka hiç kimse kestiremiyordu. Eylem anında ve sonrasında sadece devlet değil PKK’nin kendisi de şok olmuştu. Çünkü halk eylem sonrası kendi başına dağa çıkmaya başladı.

Yazımızın ikinci bölümünde 1970’ler Kuzey Kürdistan’ının sosyolojik durumu, Peşmerge ve KDP silahlı mücadelesinden ne denli etkilendiği işlenmişti. Özellikle Botan-Hakkâri-Mardin hattında neredeyse insanlar yerelde silahlıydı. Botan ve Hakkâri aşiretleri birer hazır ordu gibi silahlıydı. Jirkiler, Mamxuriler, Alalar, Şırnaxiler hepsi silahlı gücü olan ve gerektiğinde devlet ile pazarlık yapan yapılardı. 15 Ağustos eylemi öncesi bu alanların hepsi KDP’nin siyasal ve sosyal etkisi altındaydı. PKK eğer KDP ile yan yana gibi görünmese bu halkı kazanamazdı. Çünkü halk kendilerini o merkeze bağlı görüyordu. 15 Ağustos ile kendi parçalarında da silahlı mücadele başladığı düşüncesi ile gerilla saflarına aktılar, hatta kendi başlarına dağlara çıktılar. Bu insanların PKK’nin Marksist ve Leninist ideolojisi ile sol düşünceler ile alakalı değildiler. Bu gün bile PKK tabanı aslında PKK’nin siyasal ve ideolojik amaçları ile alakalı değildir.

Halk 15 Ağustos atılımını kucakladı çünkü bunu milli davası olarak gördü. 15 Ağustostan sonra Besta’da Omyanuslular, Baciritliler, Gırekeliler, Gabar’da Deşta Lalalılar, Guyinalılar, Şırnak ve Cizre yakınlarında Dahlikeliler, Şaxlılar, Hewlerliler, Hakkâri’de Gerdiler PKK’ye kitlesel katılım gösteren ilk köyler oldular. Hatta o zaman kadar dağlarda yaşayan birçok kaçak insan vardı. Hasan Çavuş ve Selim Guyina gibi  isimlerin bunların ellerinde zaten silahı vardı PKK’ye geldiler.

Aslında 15 Ağustos eylemini yapan kadrolarda eyleme sahip çıkan halk ta Kürdistaniydi. Hepsi bağımsız ve özgür bir Kürdistan için bu eyleme sahiplendi.

PKK neden halka örgütleyemedi

Devlet eylemden sonra ilginç bir şekilde Botan ve Hakkari hattındaki tüm güçlerini şehirlere çekti. Botan hattında nerdeyse asker kalmadı. Halk ayaktaydı. Fakat bunlar değerlendirilemedi. Halk tekrar köylerine döndü, silahlarını gömdü ve beklemeye başladı. Cemil Bayık 1993 yılında yayınlanan Parti Tarihi kitabında şunları söyleyecekti: “Halkın tarihsel bir özlemi vardı, dağlara çıktı, biz savaştırmadık, devlet sonra onları koruculaştırdı.

PKK çizgisi böl-parçala-yönet

Kitlenin yüz üstü bırakılmasının nedeni hazırlık, tecrübe öngörüsüzlük ile izah etmek yetersizdir. Özünde mesele PKK’nin ulusal karakterde bir yapı olmamasıdır. PKK’nin kurucu ve yönetici gücü yani Abdullah Öcalan ve Ankara gurubu baştan itibaren Kürdistan’a ve Kürtler üzerine kurulu bir çalışma olmadı. PKK’nin Ankara gurubu özünde de Ankara odaklı bir guruptu. Bu nedenle Kürtlerin bütününü hiçbir zaman kucaklayamadı. PKK daha çok sosyal ve ekonomik çatışmalardan kaynaklı olan çelişkileri derinleştirip bir kesimi yanına bir kesimi karşısına alarak kendini üretti. PKK Botan ve Hakkari aşiretlerini, Kürt köylülüğünü kendi bünyesinin bir parçası olarak görmedi, hiçbir zaman tamamını kucaklayamadı.

Fakat PKK 1977 ve 1984 yılları arası olan süreçte şunu görmüştü Kürt halkı özünde milliyetçi bir halktı. Kürtleri sosyalizm ile yürümek mümkün değildi. Uzun süreli halk savaşının motor gücü ola bilecek Kürtler özünde milliyetçiydi, bağımsızlıkçıydı, Kürdistaniydi. Sadece halk değil PKK kadroları da özünde milliyetçi, Kürdistani ve bağımsızlıkçıydı. Asılda PKK tabanı ve tavanı arasında duygu, düşünce ve inanç dünyasında fersah fersah mesafeler vardı. İşte bu mesafeyi anlamadan PKK’nin nasıl olup da bu güne değin geldiği anlaşılamaz. Çünkü PKK’nin yakıt olarak kullanıp enerjisini sağladığı kitle Kürdistani kitledir. PKK ise anti-Kürdistanidir. PKK Kürtlerdeki Kürdistani çizgiyi içine aldı, kullandı ama hiçbir zaman bu çizgiyi PKK’de iktidar yapmadı. Mesela Cizreliler Mir Bedirxan Beg’in ardılı gördüler kendilerini, PKK ise Bedirxanı Kürtler için anlamsız bir fazlalık olarak gördü. Şemzinanlılar Ubeydullah’ın ardılıydı ama PKK’ye göre Şeyh Ubeydullah gerici eylemdi. Bingöllüler Şeyh Said’in peşinden yürüdüğünü sanıyordu oysa PKK’ya göre Şeyh Said İngiliz ajanıydı. Yani PKK’ni açık ve gizli iki ayrı ajandası oldu. Açık ajanda Bağımsız Birleşik Kürdistan, Ulusal Birlikti. Gizli ajanda ise Öcalan’ın önderlik tatmini, PKK’nin güç olma arzusu. Taban savaş çarkını çevirdi. Halk oğullarını ve kızlarını Kürdistan’ın gelini ve damadı yapıyoruz dedi, oysa ortaya sonuçta çıkar Öcalan’ın tartışılmaz önderliği olmuştu.

Bu gün PKK’yi anlamak isteyenlerin bu yek pare olmama durumun tespit edememesi büyük bir hatadır. Öcalan, PKK’nin ana kadroları, PKK’nin seçilmiş göstermelik yönetimi, PKK kadroları, PKK savaşçıları, milisleri, sempatizan ve halkı hepsi ayrı ayrı değerlendirilip farklılıkları görülmelidir. Çünkü ölenler bedenini patlatanlar Abdullah Öcalan için aslında Kürdistan için yol çıkmıştı. Fakat bu yol yavaş yavaş değişti.

PKK’nin Şengal’deki as adamı Said Hasan ve Koço köyü gerçeği

PKK’nin Şengal’deki as adamı Said Hasan ve Koço köyü gerçeği

16 Ağustos günü Şengal’deki bir araca dönük bir hava saldırısı gerçekleşti. Saldırı da PKK’nin Şengal’deki as isimlerinden Said Hasan ve yeğeni Reşmal Hasan hayatını kaybetti. Toyota Land Cruiser marka araca dönük yapılan saldırının hem PKK hem de Şengal için önümüzdeki dönemde büyük etkileri olacak. Özellikle de Şengal’i bölgesel bir savaşın merkezi yapmak isteyen Şii hilali projesinin sahipleri bu olayı bir intikam meselesine çevirip çok daha büyük sorunlara yol aça bilir. Çünkü hem PKK hem Haşdi Şabi mantık olarak “benim olmayacaksa kara toprağın olsun” diye bilecek kadar gözü kara yapılar.

Said Hasan PKK için her hangi bir isim değildi. PKK’nin Şengal’deki ana dayanaklarından biriydi. PKK’nin IŞİD saldırıları öncesi ve sonrası Şengal’e yerleşmesinde önemli rol oynamış biri.

 Said Hasan’ın bağlı olduğu Hebaba kabilesi PKK’nin sosyal olarak dayanağıydı. Said Hasan’ın bu biçimde hedeflenmesinin Şengal halkı özellikle de PKK etrafındaki kemik kitle diye bileceğimiz gurupları etkiledi. Şengal’in yüzde 3’ü civarındaki 500 kişilik gurup içinde şimdiden duyulan kaygı nedeni ile  kopmalar başladığı belirtiliyor.

Said Hasan kimdir?

 Tam adı Said Hasan Said Xızır’dır. Şengal’e bağlı Zumane köyünde doğmuştur: Evli ve 5 çocuk babası olan Said Hasan’ın bir kızı da 2017 yılında Kandil’deki bir hava saldırısında hayatını kaybetmişti.

Saddam’ın devrildiği 2003 yılına değin Said Hasan Saddam güçleri ile ilişkili bir isim. 2003 yılından sonra ise  PKK ile ilişkilenen Hasan PKK içinde Seid ve Bahoz kod adlarını kullanıyor. Bir çok kez Kandil, Kerkük ve Süleymeniye’deki eğitimlere katıldığı da biliniyor. Ayrıca Hasan son yıllarda Rojava’da yapılan pek çok PKK toplantısına katılmış biri.

Şengal’de ki önemli bir kişilik olan Said Hasan PKK’nin Şengal istihbaratının sorumluluğunu da yapmış bir isim. Ayrıca PKK’ye bağlı PADE isimli partinin yönetim kurulunda yer alıyor. Ayrıca PKK ve Haşdi Şabi koordinasyonunda YBŞ Siyasi İşler sorumlusu olarak da yer alıyor.

Görüldüğü gibi Said Hasan PKK’nin gerçekten Şengal’deki as adamı. PKK’ye bağlı her kurumda yer alıyor.

Said Hasan her ne kadar PKK’nin Ezidiler nezdindeki temsilcisi olsa da IŞİD’in Şengal’e saldırdığı 2 Ağustos 2014 tarihinde olumsuz rollerde oynadı. Darka Mazi özellikle Koço köyündeki katilamla ilgili olarak Said  Hasan’ın rolünü araştırdı. Katliamın en büyüğünün yaşandığı Koço köyüne Peşmerge ve ABD askerlerinin girmesine izin vermemişti.

Koço köyü katilamı nasıl gelişti?

PKK’nin Şengal’de kendi iktidarı pahasına halkı katliamla yüz yüze bırakmaktan kaçınmayacağını gösteren bir örnektir Koço köyü.

IŞİD teröristleri Şengal’e saldırılarılarından üç gün sonra Koço köyünü abluka altına almışlardı. Kürdistan Bölge Hükümeti ve Peşmerge Bakanlığı ABD askeri güçlerinin yardımı ile de Koço köyüne bir operasyon düzenlemek ve sivilleri kurtarmak istemişti.

10 Ağustos günü kurtarma operasyonunun başlanması bekleniyordu. PKK operasyondan haberdar oluktan sonra engellemek için harekete geçti. Bunun içinde Said Hasan görevlendirildi.

10-11 Ağustos günü başlayacak olan operasyonun planlaması şöyle idi: ABD’nin Marines birlikleri Chinook tipi helikopterlerle Koço köyüne girecek ve sivillerin kurturalması için koridor açacaktı.  Operasyonda Peşmerge birlikleri de katılacaktı. Operasyona göre uçaklar ve helikopterler eşliğinde sivillerin köyden güvenli tahliyesi yapılacaktı. ABD bir gün önce Koço köyüne gidecek olan IŞİD teröristlerine ait iki otobüsü insansız hava aracı ile vurmuştu. Böylelikle köye takviye yapılması engellendi.

Fakat IŞİD saldırısından 4 gün önce Şengal dağında daha önce hazırladıkları güvenli mağarada kendi yakınları ile kalan Said Hasan ABD ve Peşmerge birliklerinin olduğu yere doğru yürüyüş yaptı. ABD karşıtı sloganlar atılıp, bu operasyonun sivillerin hepsinin ölümüne yol açacağı söylendi. Operasyona karşı çıktı.  Bunun üzerine ABD askeri güçleri halkın istemediği bir operasyona katılmayacaklarını söyleyerek altında geri çekildiler. ABD teçhizatını operasyondan geri çekti. Böylelikle Koço köyü 15 Ağustos’a kadar abluka kaldı. 15 Ağustos günü ise köyde büyük bir katliam yapıldı.

1700 kişinin yaşadığı köyde büyük bir katliam yaşandı. Halk Sünni köylerin sizi koruyacağız söylemi üzerine köylerini terk etmemişti. Dinlerini değiştirmeyi ve kadınları vermeyi ret eden Ezidiler toplu katliama uğradı. Şu ana kadar bilinen Koço köyüne ait 517 cenaze toplu mezarlardan çıkarılıp toprağa verildi.

PKK’nin Şengal’de yer edinme sürecinde yapılan komplolar ve gizli anlaşmaların tümü henüz gün yüzüne çıkmış değil. Zaman içinde yapılan tüm ittifakların gün yüzüne çıkması bekleniyor.

3. Bölüm: 1970’ler; PKK’nin ilk mermileri kimlere sıkıldı?

Bölüm: 1970’ler; PKK’nin ilk mermileri kimlere sıkıldı?

1970’lerde ki PKK tarihi büyük bir efsane gibi anlatılır. Eğer PKK’nin bu dönemki ilişki ve gerçekleri bilinirse PKK gerçeği büyük oranda aydınlanacaktır. Özellikle konumuz olan PKK’nin ilk şiddet ve silah deneyimleri açısından da durum aynıdır.
Baştan belirtmemiz gereken husus şudur. PKK için şiddet meselesi bir yan mücadele yöntemi değildir. PKK’nin kendisi bir şiddet hareketidir. PKK’nin kök hücresi; şiddete ve zora dayalı güç olmaktır.

PKK’nin bu şiddet kullanma biçiminde marazi bir yön vardır. Bunun Öcalan’ın aydınlatılmamış kişiliği, ilişkileri ve amaçları ile ilgisi vardır. Çünkü PKK’nin daha ilk silah kullanma deneyimleri bile bir ulusal dava için verilmemiştir, PKK 1980’lere kadar asker polis öldürmemiştir, bürokrat öldürmemiştir. Hatta ilk yıllar Ankara’daki bir iki olay dışında faşist güçlere de saldırmamıştır. PKK sadece iki guruptan insan öldürmüştür.

Birincisi; kendi kadroları

İkincisi; başka hareketlerin kadro ve sempatizanları, Kürt aşiret üyeleri

Yani öldürenlerin hepsi Kürt.

Dikmen toplantısı aslında Ankara’nın boşaltılma toplantısıdır

PKK bu cinayetlerin bazılarını başkalarına gözdağı vermek için her yerde anlatır, çok acımasız yöntemler kullanır. Fakat bazı cinayetleri ve şiddet olaylarını ise hiç üslenmez, hatta öldürdüğü kişi kahraman ilan eder. Başkaları öldürmüş gibi gösterir. Yani PKK’nin kör bir şiddeti vardır, kimi nasıl şiddet kullanacağı belli değildir. Bu yöntemin ilk kurbanı, Abdullah Öcalan’ın PKK’deki ilk yol arkadaşı Haki Karer’dir.

PKK 1976 yılında Dikmen’de yaptığı toplantı ile Kürdistan’a dönme ve silahlı mücadele verme kararı almıştır. Aslında Ankara boşaltılacak her kes Kürdistan’a gelecektir. Zaten 1975’lerde bir kez daha Kürdistan’a guruplar gönderilmiş ve aslında tüm Kürdistan’da etkili olana başka partilerin olduğu, halkın da bu partiler etrafında biriktiği görülmüştü. Bu partiler şehirlerde, köylerde güç mücadelesi yürütüyor, birbirine karşı sert yöntemler kullanıyor fakat bunun dozunu aşmıyordu. Çünkü halk ve yerel kadroların böyle bir durumu kabul etmeyeceği biliniyordu.

Fakat devlet kararlıydı Kürdü Kürde kırdıracaktı.

PKK tüm partiler içindeki en güçsüz ve kitle tabanı en az olan partiydi. PKK sürekli olarak o dönem kadrolarını KUK bize karşı Amed’te toplantı yapmış bizi Kürdistan’a almayacak, bize saldıracak diye bir söylem ortaya atıyor iç çatışma içi zemin hazırlıyordu. Aslında PKK Kürt öldürmeyi, Kürtlerin iç savaşını meşrulaştırıyordu.

Öcalan ve MİT’çi arkadaşları Kürdistan gezisinde

Tüm PKK kadroları 1976 Kürdistan’a gelmişti. Çalışma koşulları yoktu, ekonomik sorunlar vardı. Normalde daha önce Kürdistan’a gelmesi gereken Abdullah Öcalan ise bir türlü Ankara’dan çıkmıyordu. PKK’nin üç meşhur MİT elemanı,  Kesire Yıldırım, Pilot ( Necati Kaya) ve Abdurrahman Polat Abdullah Öcalan ise Ankara’da yaşıyordu. Pilot iyi para kazanıyor, Ankara’dakilere iyi bakıyordu. Artık Pilot’un ajan olduğu tartışması alenen yapılıyordu. Ayrıca Kesire’nin Abdullah Öcalan ile ilişkisi de tartışma konusuydu.

Herkesin artık Kürdistan’a gelmesi gerektiğini düşündüğü Öcalan ise süreci uzatmak için Kürdistan turu adı altında Ağrı’dan başlayarak her yeri geziyor. Tabi ki yanında Pilot var.

Öcalan Antep’te, Karer öfkeli

En son durak Antep. Zaman; Mayıs ayının ilk haftası. Yani Haki Karer öldürülmeden bir hafta önce.  Antep’te ise Haki Karer ve bir gurup arkadaşı var. Haki Karer, Bozan Aslan, Mehmet Uzun, Ali Yaylacık, Ahmet Ballı isimli bu kişiler hamallık yaparak yaşıyor, biraz kadro ve insan örgütlemeye çalışıyordu.  PKK Antep’te epey bir gurup örgütlemişti. Çoğu işçi gençlerdi.

Bir yönetim toplantısı yapılır. Haki Karer ve adı yukarda geçen arkadaşları Abdullah Öcalan’a yazılı bir belge verip, ortak karaları olduğunu söylerler: Belgede şunlar yazar: 1- Abdullah arkadaş bir an önce Ankara’dan çıkıp Kürdistan’a gelmelidir.

2- Pilot gibi bir ajanla gezmek kabul edilemez, derhal pilot partiden kovulmalıdır.

3-Fatma ve Abdullah Arkadaşın Ankara’da aynı evde kalması kabul edilemez. Fatma’nın ailesi MİT ile ilişkilidir. Kendisi de MİT ola bilir. Ayrıca Fatma ile ilişkilerin bu denli tartışmasının önüne geçilmelidir.

İlk cinayet, ilk kahraman ve ilk intikam

Öcalan notu alır. Not, Öcalan’a üstü kapalı Kürdistan’dan kaçmak ve ajanların arkadaşı olmakla suçlar. Haki Karer örgüt yapısı içinde büyük etkisi olan biridir. Öcalan kimliğinin açığa çıkmasından endişe duyar. Sesini çıkarmaz, en kısa süreçte geri döneceğini söyler. Gider bu olaydan on gün sonra Haki Karer bir randevuya giderken vurulur.
Haki Karer’in vurulma biçimi ve kişiler PKK tarihinde hep şaibeli şekilde anlatılır. “Bir randevuya gitmiştir. Sterka Sor adlı bir gurup vurdu” denir. PKK’nin iddiasına göre Haki Karer’in yanındaki Öcalan’a notu veren kişilerden bazıları da olayın içindedir.  Karer’e komplo yapanlarla işbirliği halindedirler. Oysaki daha sonra Cemil Bayık’in kendisi bir tarih anlatımında “Haki Karer’i vuranlar bir iki gençti, onları polis bir kadın öldürmeye gönderdi” diyecekti.

Hatta tüm PKK resmi anlatımında Hakki Karer’i vuranlar üzerine bir kimlik attılar denerek sanki olay yerine öldüğü söylenir. Oysaki gerçek öyle değildir. Karer tek bir mermi almıştır. Hastanede serumu çekilir ve öldürülür.
Aslında Haki Karer’in öldürülmesi bir iz silme, şahit bırakmamadır. Karer Öcalan’a verdiği notun kurbanı olmuştur.

Karer’le beraber Öcalan’a o notu veren arkadaşları da Haki Karer’in PKK tarafından vurulduğunu düşünür, tüm Antep PKK yapısı böyle düşünür: Karer’i Öcalan vurdurmuştur, PKK MİT kontrolündedir.

Tüm Antep’teki Apocular örgütten ayrılır. Hatta bazıları tümden Kürdistan’ı terk eder. Gözler Öcalan’dadır. Tabi ki o zaman iletişim vb. olanaklar sınırlığı olduğu için diğer bölgeler olayı tam bilmemektedir. Yalnız, Öcalan’a o notu veren kişiler yaşamaktadır. Öcalan olay hakkında ajanlar var, devlet bizi bitirmek istiyor, diğer işbirlikçi hareketler bizi bitirmek istiyor diyerek bir senaryo hazırlanır. Öcalan’a o notu veren diğer dört kişinin ajan olduğu ve Haki Karer cinayeti ile ilgili olduğu yayılır ve sonuçta geri kalan dört kişi bir iki ay içinde diğer bölgelerden gelen PKK’liler tarafından vurulur.

PKK’den büyük kopuşlar başlar, kadrolar ve kitle PKK’nin ajan olduğuna inanır. Kamer Özkan gibi Öcalan’la ilk beş kişilik gurupta yer alan biri bile PKK’den ayrılır.

Devletin Kürdü Kürde vurdurma projesi start almıştır.

Kısacası PKK ve Öcalan ilk kurşunu ilk yol arkadaşı olan Karer’e sıkmıştır. Sonra da diğer ilk mermilerini Haki Karer cinayetini aydınlatmak isteyen kişilere sıkmıştır.

Bu ilk merminin atılışı PKK’nin genetik kodunu oluşturur. İlk mermi Kürtleredir. Daha sonra bunun arkası kesilmez Ferit Uzun’dan, Semir’e, Lamia Baksiden Gulan Garzan’a, Hikmet Fidan’dan Peşmergelere değin kendi çıkarı gerettiği zaman hiç çekinmeden Kürt öldürür PKK. Evet PKK Türk devletinden çok Kürt öldürmüştür.

  1. Bölüm: Kürdü Kürdü kırdırma nasıl gelişti, kimler hedeflendi.

2. Bölüm: Kuzey Kürdistan’da hareketlenen “Kürtçülere” karşı Türk devletinin projesi ve PKK

Bölüm: Kuzey Kürdistan’da hareketlenen “Kürtçülere” karşı Türk devletinin projesi ve PKK IKDP, TKDP, Faik Bucak, Sait, Dr.Şıwan, Türk solu, devlet, Doğu Perinçe, Mahir Kaynak, Kürdistan, Amerikan Konslosluğunun Kürt raporu, MİT'in ABD'ye sunduğu Kürt raporu, Uğur Mumcu, Abddullah Öcalan, Botan Behdinan,

PKK’nin şiddet ve silah tarihini yazmak bir anlamda PKK’nin tarihini de yazmaktır. Çünkü PKK’nin çıkışı şiddete dayalı bir çıkıştır. Kuzey Kürdistan’ın 20 yüzyılın ikinci yarısındaki tarihinin de genel hatlarını ortaya koymadan PKK’nin bu silahlı çıkışını anlatmak imkansızdır.

1950-1960’lar Kürtlerin yılgınlığı aşma yılları

Kuzey Kürdistan’da 1942 yılından itibaren Kürtçü bir hareket başlamıştı.   Daha 1958’lerde Kürtleri hedef gösteren Türk milletvekillerine karşı protesto eylemi yapa biliyordular. 1950’li yıllar boyunca sosyal bir hareketlenme vardı.

1960 Kuzey Kürdistanı Şeyh Said, Ağrı ve Dersim isyanları sonrası yaşanan yılgınlığın aşıldığı bir dönemdir. Siyasal arayışlar başlamıştır. Kuzey Kürdistan’daki ilk modern Kürtçü parti TDKP (Türkiye- Kürdistan Demokrat Partisi) kurulmuştur. TDKP Türkiye’de Kürtlerin özerkliği savunmuş ve kendi IKDP’nin takipçisi olarak görmüştür.

Kürdistan şehirlerinde ve dağlarında Kürtler asimile olmamıştır. Özellikle Suriye ve Irak’taki KDP mücadelesi Kuzey Kürdistan’daki bu uyanışın motor gücüydü. Suriye ve Irak ile sınır olan bölgelerde Botan, Behdinan ve Mardin hattında ki Kürtler direk oralardaki KDP mücadelesini duyuyor, görüyordu. Aralarında bir sınır vardı fakat kültürel ve tarihsel bir birlik vardı. Kendilerini oradaki mücadelenin özellikle de Peşmerge mücadelesinin bir parçası olarak görüyordular.  Halk resmi yerde olmasa da Kürtçe konuşmakta ve Kürt olduğunun bilincindeydi. Yani canlı arayışı olan ve bu yönlü adımlar atan bir Kuzey Kürdistan vardı.

PKK’nin Kuzey’de Kürtlük “bir leş durumundaydı, ölmüştü” ilk kez bir “Kürdistan sömürgedir” dedik tespiti gerçeği yansıtmaz.  Kürtler ölmemişti ve ilk kez Kürdistan Sömürgedir diyen de kendisi değildi.  Zinar Silopi yani Kadri Cemil Paşa daha 20 yüzyılın ilk yıllarında Kürdistan’ın sömürge olduğu tespitini yapmıştı. Ayrıca TKDP’nin kurucularından Şakir Epözdemir daha 1969 yılında mahkemede hâkimin yüzüne karşı “‘Kürdistan, 46 yıldır Türkiye’nin sömürgesidir’ demişti.  Yani Kürtler kendi konumunu siyasi düzelmede de algılayacak düzeyde bilinçliydiler. Bu Kürt canlanmasını devletler ve devletin kendisi de görüyordu.

ABD ve Türkiye’nin Kürt raporları

1952 yılında ABD’nin Türkiye konsolosluğunda görevli E.N. Waggoner Kuzey Kürdistan’ın bazı şehirlerini gezer ve bir rapor kaleme alır. Raporda: “ “Türk hükümeti sürekli olarak Türkiye’nin bir Kürt sorunu olmadığını söylüyorsa da, ülke sınırları içerisinde yaşayan yaklaşık 1-1,3 milyon Kürtçe konuşan insan Türk hükümeti için problem yaratacak nitelikte canlıdır” ifadesi yer alıyordu. Yani Kürtlerin daha 1952 yılındaki raporunda dahi Kuzey Kürdistan’ın direniş potansiyeli görülüyordu.

Türk devleti hem Kuzey Kürdistan’daki Kürt hareketlerinden hem de özellikle Irak ve Suriye’de gittikçe ağırlığı hissedilen KDP pratiklerinden ürküyor ve bunların büyük bir tehlike olduğunu düşünüyordu. Türkiye bu kaygılarını daha 1960’ların başında ABD’ye bir rapor ile ileterek “Kürtlerin içerde ve dışardaki hareketleri tehlikelidir” diyecekti. Ayrıca raporda “ABD’nin bu duruma karşı tavır almasını ve kendisinin de devlet olarak bekasının gereğine göre bir proje sahibi olacağını” söylüyordu.

Dört parça Kürdistan’da ki Kürt ve Kürdistan dirilişi Türk sömürgeciliğini harekete geçirmişti. Türkiye devleti 20 yüzyılın ilk yarısında çıplak soykırım ve katliamlarla Kürt meselesini kendi açısından halletmek istiyordu. Kürt toplumsal yapısı nedeni ile sonuç alamamıştı. Bunun sonucu olarak ise 1960’larla beraber Kürtler için yeni bir konsept ortaya koydu: Kürt hareketlerini ayıklamak, ele geçirmek ve yönetmek.  Türkiye’nin Kürtlerini yaratmak. Türkiye bu konuda uzun süreli bir program uyguladı. O program 1990’ların sonuna değin uygulandı.  Programın 1980’e değin olan bölümünde Kürt hareketlerini kontrol ve radikal yapı ve kişileri tasfiye vardı.

Türk solu-Kürtler ve kuşkular

1960 ve 70’lerde Türkiye’de sağ ve sol hareketler alabildiğine hareketlidir. Türk sağı her zaman açıktan devletle ilişki içinde ve destekleyici olmuştur. Türk solu ise devletin dışında gibi görünse de Türk solunu “kendi adamları” ile yönlendirdiği ve solun karanlık güçlerle ilişkisi konusu artık çok bilenen bir gerçek durumuna gelmiştir. TİP’in kurucuları olmak üzere pek çok sol hareketin öncü kadrolarının devletle gizli ilişkileri bilinmektedir. Kemal Sülker, Mahir Kaynak, Doğru Perinçek gibi tartışılan pek birçok isim vardır, Türk devletinin bekasına hizmet etmişlerdir.

Mustafa Kemal’in “Bu ülkeye komünizm gerekiyorsa biz getireceğiz” sözünün açıkladığı biçimde bir Türk solu yaratıldığı nettir. Konumuz Türk solunu anlatmak değildir. Fakat 1960’lardan bu yana Türk soluna verilen bir görev vardır. O da Kürtleri, Kürt solunu kendi etki alanı içinde tutmak. Yani Kürtlerin bağımsız bir Kürt kimliği yerine Türk solu içinde Kürt meselesini eşitlik ve adalet kavramları ile izah etmesi. Esasta diye biliriz ki Türk solu “Kürtlerin bağımsızlıkçı çizgiye gelmesini engelleme” görevi verilmiştir. Bunun için Türk solu 1960’larda Kürt gençlerini kendi “sol” zihniyeti içinde tutmamak için büyük bir çaba içinde olmuş, Kürtlere kendi içinde yer vermiştir. Devletin kendi Kürtlerini yaratma çabasındaki önemli bir adım “Türk solu içinde Kürtlerin ehlîleştirilmesidir”. Bu siyaset günümüze değin devam etmiştir.

Yol temizliği ve kötü Kürtlerin diskalifiyesi

Türk devleti Kürtleri sol söylem ile “emperyalizme karış ortak mücadele” amacına sevk edemiyordu. Kürtler İslam’ın “ hepimiz Müslümanız” söylemine de sığmıyor, kırsal kesimde ki Kürt yapısı KDP mücadelesinin doğal bir sempatizanı haline geliyordu. Kürtler artık önlenemez biçimde “Kürtçü” olmuştu. Türk devleti öncülük yapa bilecek kişileri açık veya örtülü biçimde yok ediyordu

Örneğin Faik Bucak bunlardan biriydi.4 Temmuz 1966’da Urfa’da suikasta uğradı. Bir arabada yolculuk yaparken arka koltukta oturmasına rağmen hedef alındı. Ölümcül bir yarası yoktu fakat hastanede öldürüldü.

Türk devleti Kuzey’in Kürdistani önderleri yok ediyordu. Dr. Şıvanlar, Saitler hep böyle bir sürecin devamı olmuştu. Türk devleti bir yandan yok ediyor bir yandan da Kürt hareketlerinin içinde sızmak içinde proje yapıyordu. Yani yol temizleniyor yola yeni birileri mi çıkarılıyordu?

Öcalan ve MİT

Tüm bu özetlediğimiz gerçeklik içinde Abdullah Öcalan’ın yeri neydi? Esasen bu yakıcı soru Kürt aydınlarının üzerine ciddiyetle eğilmesi gereken bir soru. Çünkü bu soruda yüzlerce karanlık nokta var ve en ilginci de bu karanlık noktaları PKK kadar devletin de gizlemesi. Öcalan ve MİT ilişkileri Türk devletini bir dokunulmazı gibi duruyor.

Abdullah Öcalan ve MİT ilişkilerini araştırıp “Kürt Dosyası” adında bir kitap yazarken 23 Şubat 1993 tarihinde arabasına konan bir bomba ile öldürüldü. Devlet katilleri bulmadı, daha sonra aslında katillerin bulunmak istemediği anlaşıldı.

Uğur Mumcu’nun öldürülmesi, Abdullah Öcalan’ın PKK’den önce üye olduğu örgütler, MİT’in bir çalışanının kızı ile evlenmesi, MİT’çi arkadaşları vb. daha pek çok soru Abdullah Öcalan’ın ve MİT arasında bir ilişki olduğunu gösteriyor.

Evet, Öcalan ve MİT ilişkisi neydi? 1970’lerde devletin öldürdüğü ve öldürttüğü Kürtçü kadroların yerine geçecek isim Abdullah Öcalan mıydı? Yol onun için mi temizlenmişti?

Bu cevabı uzun uzun verilmesi gereken soruları soruyoruz, çünkü yazmak istediğimiz “PKK’nin silah ve şiddet” tarihini yazarken olayları birde bu taraftan bakmak zorundayız. O zaman tarih daha açığa çıkacaktır.

15 Ağustos çizgisinden 15 Şubat çizgisine değin; PKK’de silah ve şiddet

15 Ağustos çizgisinden 15 Şubat çizgisine değin; PKK’de silah ve şiddet HRK, ARGK, PYD, YPG; YPJ; İmralı, Atilla Uğur

1.Bölüm: HRK’den HPG’ye savaşın tahlili

PKK’nin 15 Ağustos 1984 yılında silahlı mücadeleyi başlattığını duyurduğu eyleminin üzerinden 37 yıl geçti. PKK bu eylem ile kurduğu ilk silahlı örgüt olan HRK’nin (Hêzên Rizgarîya Kürdistan) kuruluşunu ilan etmişti. Eruh, Şemdinli ve Çatak’ta yapılacak üç eylem ile bu kuruluş açıklanacaktı. Fakat diğer eylemler çok cılız geçmiş. Eruh’ta Mahsum Korkmaz tarafından yapılan eylem ses getirmiştir.

Her ne kadar bu eylem ile silahı mücadele başlatılıyor gibi görünse aslında PKK 1977 yılı ile silah kullanmaya başlamıştır.

Bu yarım asırlık zaman içinde PKK’nin ideolojik çizgisi, amaçları, düşmanları, silahları, savaş alanları ve daha pek çok şey farklılaştı. Fakat bu farklılaşma koşullar ve zaman içinde gereken değişim dönüşümden çok farklı şeyler barındırıyor. PKK değişmemiş, farklı bir eksene geçmişti.  Bu eksen değişmesini “15 Ağustos’taki  Mahsum Korkmaz  çizgisinden 15 Ağustos Abdullah Öcalan çizgisine savrulma” olarak okumak doğru bir tespittir.

Kürtler Türkiye’nin bir dalı mıdır?

15 Ağustos’ta kuruluşu ilan edilen HRK ( Hezen Rızgariya Kurdistan)’un kuruluş bildirgesinin temelini sömürgeciliği ret etmek, Kürt ulusunun ve ülkesi Kürdistan’ın bağımsızlığı üzerinedir. Kuruluş bildirgesinde şu ifadeler yer alır: “Faşist sömürgeciliğin amaçları ve halkımız için ön gördüğü gelecek açıktır. Sömürgeci kölelik altında ulus ve halk olarak yok etme, Kürdistanı ve Kürt halkını Türkiye’nin ve Türk ulusunun bir parçası haline getirme, insanlarımızı efendilerine hizmet eden köleler durumunda yaşatma.”

HRK’nin ret ettiği her şey bu gün Öcalan’ın paradigmasının temeli olmuştur.  “Türkiye’nin demokratikleştirilmesi, Türkiyelilik üst kimliği altında birleşme, Türk ulusunun bir parçası olma”  Öcalan’ın çözüm projesinin ve amacının temelidir. Abdullah Öcalan’ın amacını en iyi anlattığı yer İmralı’da soruşturmasını yapan Atilla Uğur’a söylediği sözlerdir: “Ana gövde Türk ulusudur. Kürtlerde bir daldır.”  Öcalan daha sonra yazdığı yüzlerce sayfalık kitapları ile Türkiye’nin dalı olmak için Kürtleri hazırlamıştır. Hemen bir parantez açıp şunu da belirtmek gerekiyor:  Dal olmak demek budanmaya hazır olmak demektir. Eğer Kürtler Türk ulusunun bir dalı ise zaman zaman uzadığında veya engel teşkil ettiğinden budanacaktır.

Bir karşı devrim hareketi olarak PKK

PKK’nin amaç değişikliği isimlere bile yansıdı. Adı HRK olan askeri yapı 1986 yılında Arteşa Rızgariya Gellê Kürdistan olarak değişti. Yani ülkeyi değil halkı kurtaracaktı. Fakat 2000’li yıllarla beraber PKK neredeyse hiçbir askeri yapısında Kürdistan ismini bırakmadı. Hezen Parastina Gel olarak tüm askeri güçlerini topladı. Daha sonra Rojava için Yekitiya Parastına Gel-YPG, Kuzey için Yekitiya Parastina Sivil-YPS, Yekitiya Berxwedana Şengal adından kendini örgütledi. Bu durum bir tesadüf veya koşullar nedeni ile yapılmadı. PKK Kürdistan ülkesini ve devletini gittikçe daha fazla görünmez kılmak için bu değişiklikleri yaptı.

PKK’nin bu yarım asırlık silah ve şiddetinin bir muhasebesini yapmak Kürtler için önemlidir. Fakat bu tarihi süreçlerin sınırlı yorumu bulunmaktadır. Var olan yorumların PKK ve sömürgeci Türk devletine ait yorumlardır. Bir tarafın kendisin kutsandığı öteki tarafın şeytanlaştırdığı bir inceleme dünyasında hakikatlerin ortaya çıkmayacağı nettir.

PKK ve Türk devletinin yorumları hakikatleri gizliyor

Devlet PKK’nin tüm süreçlerini Türkiye’yi yıkmak isteyen dış güçlerin teşviki ile yapılmış Türkiye karşıtı bir hamleye bağlamaktadır. Kürdistan’ın en tehlikeli sömürgesinin bu konuda ne kendisi, ne savaş hakkında derli toplu bir bilgi vermeyeceği kesindir. Her şey bir kurgu ve propagandaya dayalıdır.

Benzer bir yöntem PKK tarafından da kullanılmaktadır. PKK kendi tarihinin bir bütününü bir kurgu ve propaganda üzerine oturtmuştur.  PKK’nin resmi izahına göre her şey sürekli hatasız adımlar atan Abdullah Öcalan sayesinde olmuştur. Herkes geridir, kötüdür, beceriksizdir ama Öcalan her zaman doğruları savunmuş, hatasız ve mükemmel bir liderdir. PKK sadece inanç ve ilke üzerine ayakta kalmıştır.

Görülüyor ki Kuzey Kürdistan’nın bu 45 yıllık sürecini bu iki propaganda ve algı manipülasyonuna göre değerlendirmek bize katkı sunmayacaktır.

PKK’de Kürt tarihini inkar

PKK savaşıyor, kan döküyor denerek bırakın gerçeğini ortaya çıkarmayı en küçük bir eleştiri yapan bile aforoz ediliyor. Özellikle Kürt yeni kuşak PKK’nin verilerini duygusal ele alıyor ve sorulamadan doğru kabul ediyor. Yani devletin verileri sorgulanırken PKK’nin verileri sorgulanmaz veya çok az sorgulanır. Oysaki PKK’nin Kürdistan tarihinde yarattığı tahribat ve tahrifat Türk devletininkinden daha büyüktür. Çünkü PKK’nin tarih anlatımında Kürtlerin tarihini kendinden başlatma vardır. PKK’nin anlatımına göre PKK’den önce Kuzey Kürdistan’da hatta tüm Kürdistan’da Kürtlük bilinci kalmamıştır, Kürtlük yok olmuştur. Kürtlük bir bitiş ile karşı karşıyadır. PKK ile ölü Kürt mezardan çıkarılmıştır. Bu söylemin sonunda gelinen nokta şudur: “Eğer PKK olmasa Kürtler yok olurdu. PKK ne yaparsa doğru yapar. O zaman herkes PKK’ye borçluyuz. Herkes PKK’ye itaat etmek zorundadır.”

PKK bunu yaparken tarihi efsaneleştirerek, duygu yüklü anlatarak olayların gerçek biçimde sorgulanmasını engeller. PKK’nin anlattığı sadece bir efsanedir. Oysaki gerçekte binlerce infaz, cinayet, boşaltılmış köy, meydana sürülmüş çocukların acılarının dışında bir de istihbarat örgütleri, ittifaklar, ticaret ve kan pazarlığı vardır. En önemlisi de kime karşı verildiği belli olmayan bir savaş vardır. Hatta aslında Kürtlere karşı verilen bir savaş vardır.

Bedel verenlerle yönetenler arasındaki fark

PKK savaşının başından bu yana sadece Kuzey Kürdistan’da 40 binden fazla insan hayatını kaybetti, onlarca köy boşaldı. Binlerce insan sakat kaldı. Faili meçhuller, infazlar, cezaevleri, köy yakmalar yaşadı bu halk. Onlarca genci bu sömürgeciye karşı çıkmak için yönünü dağlara döndü. Kürt halkının bu acılarını ve varlığını PKK’nin mücadelesi ile bire bir ele almak büyük bir tarihsel hata olacaktır. Tarih halk ile yönetici elitlerin çok farklı amaçlar için hareket ittiği onlarca örnek ile doludur. Kürt halkının bu mücadelesini de PKK yaratmamıştır. Kürt halkı zaten savaşçı bir halktır, direnşçi bir halktır, her zaman yüzünü dağlara dönmüştür. PKK’yi eleştirmek bu halkı, canını verenleri eleştirmek değildir. Tam tersine PKK’nin 50 yılda nasıl bir karşı devrim hareketi olduğunu ortaya çıkarmak Kürt halkının kanına ve emeğine sahiplenmenin kendisidir. Bunun içinde PKK’nin 50 yıllık şiddet ve silah tarihin önemli kesintilerini ve ayrıntılarını vereceğiz.

  1. Bölüm’de: PKK ilk kurşunu kime sıktı? PKK’nin dayandığı taban kimlerdi?

Mazlum Abdi  son Twitter paylaşımı ile HSD komutanlarından  Mahmut Berxwedan’ın konuşmasını mı düzeltti?

Mazlum Abdi  son Twitter paylaşımı ile HSD komutanlarından  Mahmut Berxwedan’ın konuşmasını mı düzeltti?

HSD Genel Komutanı bu gün Twitter hesabından bir mesaj yayınlayarak HSD’nin Suriyeli bir güç olduğunu ve komşuları için bir tehdit olmadığını söyledi. Mazlum Abdi’nin açıklamasında Uluslararası Koalisyon güçlerini etiketlemesi de dikkat çekti. Neden böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyulduğu ise tartışma konusu yarattı

Mahmut Berxwedan’ın açıklaması

Geçen gün HSD komutanlarından Mahmute Reş kod adlı Mahmut Berxwedan PKK’ye bağlı medyaya verdiği bir röportajda eğer Peşmerge ve gerilla arasında savaş olursa HSD’nin tarafsız kalmayacağını söylemiş ve “ kimin tarafını tutacağımız bellidir” diyerek Peşmerge güçleri ve Kürdistan Bölgesel Yönetimini tehdit etmişti. Berxwedan’ın bu açıklaması Kürt kamuoyunda tepkiye yol açmıştı. Kürtler Uluslararası Kolalisyon desteği altındaki ve çoğunluğu Araplardan oluşan HSD’nin Peşmerge güçlerine yaptığı tehdidi Kürtlere ihanet olarak değerlendirmişti.

Uluslararası Koalisyondan uyarı

HSD Komutanının yaptığı açıklama Uluslararası Koalisyon güçlerinin de tepkisine yol açtı. HSD sistemi kuruluşundan itibaren Uluslararası Koalisyonun planlarına göre hareket ediyor. Kuruluşunun bile Koalisyonun talebi ile olduğu biliniyor. Ayrıca tüm ekonomik ve lojistik destek Uluslararası koalisyon tarafından karşılanıyor. Maaşlar ödeniyor, lojistik sağlanıyor. HSD envanterindeki her bir silah sözleşme karşılığı veriliyor. Bir roket veya benzer bir silahın hangi sınırlar içinde kullanılacağı kurala bağlanıyor. Mesela verilen bir roket vb bir silahın Türkiye veya başka bir güce karşı kullanıldığı tespit edilirse bu HSD için kuralların ihlali anlamına geliyor.

Koalisyon Mahmut Berxwedan’ın “peşmergeye karşı savaşarız” sözlerine karşı tepki göstererek bunun kural ihlali olduğunu bildirip, sert uyarı yaptığı kaynaklarımıza gelen bilgiler arasında. Uluslararası Koalisyonun bizzat Mazlum Abdi’ye “ müttekimiz olan peşmerge güçlerine karşı bu ifade kullanılamaz, derhal bu durum düzeltilecek” diyerek sert bir uyarı yaptığı bildirildi.

Mazlum Abdi’nin Twitter açıklamasının nedeni?

Mazlum Abdi’nin koalisyona Mahmut Berxwedan’ın konuşmasının kişisel olduğu, HSD’nin böyle bir yaklaşımı olmadığını, durumun hemen düzeltileceğini” söylediği belirtiliyor.

HSD Genel Komutanı Mazlum Abdi’nin buna benzer bir düzeltmeyi Kürdistan Bölgesi yetkililerine de ilettiği de iddia edildi. Fakat Darka Mazi kaynakları bu konuda her hangi bir bilgiye sahip olmadıklarını bildirdiler.

Bundan sonra ne olacak?

Uluslararası koalisyon güçlerinin HSD ve Mazlum Abdi’ye uyarısından sonra HSD’nin açıklamalar konusunda daha dikkatli davranacağı düşünülüyor. Fakat siyasi gözlemciler PKK’nin Rojava’daki diğer yapılanları aracılığı ile aynı tehditleri devam ettireceğini düşünüyor.